Hafta sonu Bebek sahili oldukça hareketliydi. Yürüyüşe çıkanlar, çocuklarını gezdirenler, çay içip manzarayı seyredenler ve vapurdan inen yolcular sahili doldurmuştu.
Kıyı boyunca dizilmiş balıkçılar, oltalarını sessiz bir sabırla suda tutuyorlardı. Kovaların içi istavritle dolup taşıyor, her çekmede sekiz-on balık misinaya diziliyordu. Arada, balığını satmaya çalışan birinin sesi yükseliyordu: “Olta balığı!”
Yağmurluklarını, çizmelerini, berelerini kuşanmışlardı; elleri oltada, gözleri denizde, öylece bekliyorlardı. İçlerinden birine yaklaşmak, sorular sormak isterdim: Ne iş yapar, haftada kaç gün balığa gelir, ortalama ne kadar tutar, satar mı, evine mi götürür?
Bir arkadaşımı bekliyordum; gözüm şehir hatları vapurundaydı. Ansızın beliriveren devasa yük gemilerinin geçişi hayret uyandıracak cinstendi; bakarken aklıma eski İstanbul düştü. Bir zamanlar Beyoğlu ve Galata’daki büyük mağazaların vitrinlerinde dünyanın dört bir yanından gelen eşyalar sergilenir, sonra yavaş yavaş İstanbullunun hayatına karışırdı.
Bu suyolu şehrin can damarıdır; dünyada ne icat edilirse edilsin, önce İstanbul’a uğrar. Haberler erkenden duyulur, yenilikler ilk burada kendine yer bulurdu. Küçük tekneler, vapurlar ve martı çığlıkları arasında şehir, medeniyetin, kültürün ve yaşamın buluştuğu bir sahneye dönüşürdü.
Vapur yanaştı, kalabalık sahile aktı ve arkadaşım Nihat da çıkageldi. Yüzünde her zamanki yorgun ama sıcak gülümsemesi vardı. Kucaklaşıp sahilde biraz yürüdük. Oltalar denizdeydi; balıkçılar takipte, miskin köpekler ise solgun güneş ışığında uyuyordu. Biz yürüyüp kalabalığa karışırken, kıyıdaki balıkçılar aynı sükûnetle yerlerinde duruyordu. Su akıyor, oltaların ucundaki umut da onunla birlikte sessizce dolaşıyordu.
Anadolu Hisarı vapur iskelesinin hemen yanında bir çay bahçesi vardı. Havanın soğuk olduğunu görünce, karşıya geçip çay eşliğinde manzarayı seyretmek en iyisi diyerek teklifi ben yaptım. Ancak iskeleden geçip sağa yönelince çay bahçesini bulamadık; yerinde yeller esiyordu. Boşluğun sessizliği içimi burktu.
Çaresiz, karşıdaki börekçiye girdik. Kıymalı ve patatesli kır pidesiyle çay söyledik. Kaldırıma sıkışmış sandalyelerde, araba sesi ve egzoz kokusuna rağmen sohbet ettik. Yıkılan minik çay bahçesinin boşluğunda bir yitiğimi arar gibi bakınıyordum.
Neyse ki Aşiyan vardı. Hem havalar soğuyunca arayı iyice açmıştık. Gidip bir selam vermeli; oradaki hayat hikâyelerini, mezar taşlarında kalan bakiyeyi okumalıydık. İsimler, tarihler ve birkaç kelimelik cümleler… Koca ömürlerin sessiz özeti gibi her an hazır beklerler.
Aşağıda su akıp giderken, yukarıda zaman durur gibiydi. Rüzgâr ağaçların arasından geçiyor, martı sesleri uzaktan geliyordu. Şehir gürültüsü kıyılarda sürerken, Aşiyan’da insan kendi iç sesini daha net duyuyordu.
Belki de bu yüzden, balıkçıların sessizliğiyle mezar taşlarının suskunluğu birbirine benzer. Biri suyun kıyısında, diğeri toprağın üstünde… İkisi de sabırla, ağır ağır geçen zamana bakar. Su akmaya devam eder, insanlar gelir geçer; ama o sessizlik hep yerinde durur.
Nihat’la kucaklaştığımızda, hafif bir hüzünle mırıldandı:
“Elli altı senelik ömrün hasarları…”
Çehresinde yılların düşürdüğü çizgiler vardı. Girişteki dik merdivenleri çıkarken dizlerindeki ağrıdan bir mezar taşının yanına oturdu. Önceden tespit ettiğim ilginç mezarları gösterecektim. Nihat Osmanlıca okur yazar, tarihe meraklıydı. Birkaç mezar taşının üzerindeki yazıları eğilerek okudu. Harfler dudaklarında yavaşça şekilleniyor, her isimle birlikte başka bir hayatın perdesi aralanıyordu.
Bir süre sonra doğruldu, dizlerini tutarak ayağa kalktı.
“İnsan buralara gelince acele etmeyi bırakıyor,” dedi.
Merdivenlerden ağır ağır inerken su yeniden gözümüzün önüne serildi. Üzerinde vapurlar, kıyıda balıkçılar… Sabah gördüğümüz manzara sanki hiç değişmemişti. Oltalar yine denizde, umut yine suyun içinde dolaşıyordu. Su akıyor; hayat da onun gibi durmadan geçip gidiyordu.
