Çamaşırlar ipte sallanıp duruyordu. Elleriyle yoklayarak kuruyup kurumadıklarını anlamaya çalışıyordu. Böyle yaparak kuru ile yaşı ayırt ediyordu. Bir çeyrek saat sürdü bu işleri. Körlüğün bulaşıcı olduğu konusunda kürsüden çok kez konuşmalar yapmıştı. Altı adet İspanyolca ders. Quichotte ve gözlük.
Kör kadın elinde bir mızrak ile merdivenlerden çıkıp durdu. Yedi gün boyunca koltuğunda gülünç bir tavırla gerinerek oturan Mrs.Y’nin yanına oturdu. Kör kadın ellerini Y’nin yüzünde gezdirdi. Yazmak istediği mektubuna Sevgili Panza diye başladı…
Ülkemin en iyi şövalyesi…
Pikaro
Pikaro
Pikaro…
Adımları birden hızlanarak rap rap rap sesleriyle sokaktan geçenler…
Şövalyeler ne kadar da zayıflamış.
Mrs. Y bu hitaptan çok hoşlandı. Kör kadının söyledikleri Y tarafından yazılıyordu.
Thomas’ın Huzurevi
Huzurevinin kapısı yavaşça açıldı. Kapının arkasında sıra sıra saksılara dizilmiş begonviller, güller, papatyalar açmıştı.
Göğsünü saran kaburga kemikleri dışardan sayılabilecek kadar görünür haldeydi. Onu kollarına destek vererek getirenler büyük bir yükten kurtulmuş gibi kabul salonundaki bir koltuğa oturtup ayrıldılar.
Zürih yakınlarında bir dağın yamacında kurulmuş bu sanatoryumda Thomas’ın getirilişi üzerinden yaklaşık yedi yıl geçmişti. Orada tanıştığı Madam Şuşha onu büyüleyici bir şekilde on üç yaşına götürmüştü.
Kırk odalı bu yerde Rodin heykeli gibi kalakalmıştı. Boğazında düğümlenen hırıltılı sesler Handel operasından yankılar taşıyordu.
Cam Yontan Fil
Çok eski zamandan beri yabancı olarak biliniyordu. Geldiği bu şehirde bile yabancı olarak tanımlanmıştı. Tezgâhta duran camlar otuz derecelik açıyla birbirine destek verecek şekilde dizilmişti. Cam parlatıcı nasırlaşmış işaret parmağı ve başparmağıyla bir cam parçasını tuttu. Röntgen filmine bakar gibi camdaki izleri kendi damarlarına benzetti. Tanrıyı anlamak için camları parlattığını düşündü.
Cam yonttu ve parlattı.
Cam yonttu ve parlattı.
Ciğerleri nefes almasına izin veremez oldu. Gözleri kan içinde. Cam yontan parlattığı camları elleriyle tarttı. Yaklaşık beş kronluk bir fiyat biçti…
Şüphe Çantası
Gözyaşlarını saklamaya çalışarak merdivenlerden indi. Çay bahçesinde bir sandalye bulup oturdu. Panteonda gibiydi. Gezginler gibi çeşitli sokaklardan geçerek hep aynı bahçede buluyordu kendini. Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Tutunamadı kaskatı bedenine de. Ölmek üzere olduğunu söylüyordu kendine. Bu cezayı kendisiyle konuşarak vermişti. Kafatasını yoklayıp duruyordu. Yağmur saçlarını ıslata ıslata kısa ve çirkin saç öbekleri oluşturmuştu.
Sırtında siyah bir çanta. Çantada bir miktar şüphe… Piron da bu çantadaydı. Endülüslü Tufeyl de şüphelerini doldurup durmuştu çantasına. Yükü ağırlaştıkça hıçkırıkları da artmaya başladı. Sigaradan çıkan dumanlar dalgalar oluşturup yüzünü yalayarak gözyaşlarına karışıyordu.
Oturduğu sandalyenin bir ayağı toprağa batıyordu.
Bir canı daha yandı.
