100 yıl önce dergâhlar/Mevlevihaneler sırlandığında İstanbul’da lise öğrencisi olan Nurettin Topçu’nun babası Erzurumlu, annesi Eğin/Kemaliyelidir. Daha sonraki yıllarda Fransa’da felsefe-ahlak alanında doktora yaparak yurda dönmüş ve kırk yılık öğretmenlik hayatında cevabını aradığı tek soru muhatabı olan gençlere sunacağı hayat felsefesinin temel ilkeleri olmuştur[1]. Genel anlamda insanlık düşüncesinden, özel anlamda Anadolu irfanından beslenen bu ilkelerin başında dergâhlarda yaşanan ve yaşatılan düşünce gelmektedir. Onun bütün eserlerinde bu arayışın ve sorgulayışın cehdi ve gayreti vardır denebilir.
10 Temmuz 1975 tarihinde İstanbul’da âlem-i cemâle intikal etmiş olan Topçu’yu, vefatının 50. Yılında rahmetle anıyoruz. Bu yıl içinde Bursa, Gölcük ve Erzurum’da yapılan bilgi şölenleriyle eserleri ve fikirleri tartışılmıştır.
Onun, düşüncelerine değer verdiği şahsiyetlerden biri de Mevlâna Celâleddin Rûmi’dir.
Şimdi Topçu’nun 63 yıl önce kaleme aldığı bir yazıdan[2] bazı cümleler iktibas ederek bu tespitimizi delillendirmeye çalışalım.
*
“Büyük mezarların üstünde büyük vatanlar vardır. Büyük ölüleri olmayan milletler ebedî olamazlar. Üzerinde büyük ruhların sevildiği topraklarda ebedî hayat ağacı yeşeriyor, gerçek hayat, gerçek saadet tadılıyor. Onlarsız yeryüzünde yetim yaşıyoruz. Yaşadığımız bu yeryüzünde toprağın ruhu yoksa bizde de hayat olamıyor” (İslâm ve İnsan Mevlânâ ve Tasavvuf, s. 115)
Büyük ruhu vatan toprağına karıştıranlar, milletleri ebedî yapan mezarlarda ebediyetle kucak kucağa yatanlar, peygamberler, veliler, hakîmler, filozoflar, ahlâkçılar ve sanatkârlardır. Anadolu toprağının altında bize bin yıllık maziden emanet olan büyük mezarlar, ebedî olan ruhlarını bizim varlığımıza karıştırdıkça. Ruhlarımıza düşman olan sefillerin zehirli tesirleri bizi imha edemez. Gerçek büyüklerimizin mezarlarında ebedîlik bayrağı dalgalanıyor. Bizi yaşatan ve ebedî yapan, ebedîliğe götüren büyük kervanın başında Mevlâna’ları, Yunus’ları görüyoruz” (age, s. 115)
“Felsefesi ve ahlâkı üzerine birkaç kelime söylediğimiz Belh’li bu Türk dâhisinin, dehasının kaynağını nerede aramalıyız? Onda hikmet var, ahlak var din var, sanat var. Bunların hangisi Mevlâna’nın ruhunda yanan volkanın mihrakıdır. Bazıları onu sanatkâr olarak, bazıları tasavvufçu olarak bazıları da dindarlarla eğlenen biri diye bazen da hikmet adamı halinde tetkik etmektedirler. Hakikat şu ki Mevlânâ’nın şahsiyeti hangi cephesiyle ele alınırsa alınsın o bir din adamıdır. Dindardır. Bir İslâm velisidir ve onun şahsiyetinin indifa merkezi ilâhî ve İslâmî aşktan başka bir şey değildir”. (age, s. 118)
“Din dışı yaşayan bazıları, Mevlâna’yı dinî müesseselerle mücadele halinde gördüklerinden bir din aleyhtarı imiş gibi benimsiyorlar. Onlar, büyük velinin bir Allah yolcusu olduğunu anlamayarak onu Şaman rahibi gibi saz çalıp oynayan bir sihirbaz sanmaktan haz duyuyorlar. Feci şekilde kendilerini aldatan ve densiz varlıklarının Mevlâna ile zerre kadar alakası olmayan bu adamlar bilmiyorlar ki Şaman’ın raksı ile Mevlâna’nın semaı arasında hiçbir münasebet yoktur” (age, s. 118-119)
“Eğer biz Mevlânaların sunduğu ruhla dolsaydık her gün bir yabancı ruhun taklitçisi bedbaht zavallılar olmayacaktık. Millî ruhumuzun mürşidi, Mevlâna felsefemizin üstadı olmalıydı” (age, s. 115)
“Biz din öğretiminde, ahlak dersinde, çocuk terbiyesinde Mevlânâ kültürünün en sağlam temel olacağına inanıyoruz ve istiyoruz ki onun âleme yayılmak iradesine sahip olan ruhu, insanlığı Allah’a doğru yüceltmekten başka gaye gütmeyen milliyetçiliğimizin de temel taşı olsun” (age, s. 114)
“Yüzyılların katmerlendirdiği bir iskolastik düşünüşten sonra Batı taklitçiliğinin açtığı hüsran çukuruna yuvarlandığımız bir devirde kültürümüzün çıkış noktası Mevlânâ olmalıdır. Onda Müslüman Türk dünyasının bütün ruhu gizlidir. Felsefemizle güzel sanatlarımızı bu kaynaktan çıkarabiliriz. Onlarla birlikte ilimlerle ahlâkın kaynağı din olduğuna göre Mevlânâ’da İslâm dininin gerçek ve içten anlayışını buluyoruz. O bize dinin statik olan kalıp tarafını değil dinamik olan özünü tanıtıyor. Onda ruhun gayesi olan hürriyet, kalıpları kırıp Allah’a götüren en doğru yolu kendi içinde bulmaktır. Kayıtlardan kurtulan tam manasıyla hür adam, onun aradığı ideal insandır. Bu yol İslâm’ın gerçek yoludur.”
“Müslüman cemaatını son asırlarda bu yoldan saptıran, dini, gövde hareketleri bir nevi jimnastik haline koyan ve sihirbazlık sistemine yaklaştıran din adamlarının telkinleridir. Allah’ın kullarını kendi kibirlerinin içten itmesiyle ve çeşitli terimlerle suçlayarak insanları birbirine düşüren de yine onlardır.”
Bugün de aynı şartların ağırlığı altında bunalmış olduğumuz halde, aynı zamanda maddeyi kutsallaştıran ve hayatın gayesi yapan iki kuvvetin tehdidi karşısındayız. Büyük sermayenin, hayatımızın her alanında hakimiyetini sürdüren çılgınlığı gibi, onu susturmak, onu ezmek isteyen tarihî maddeciliğin pençesi de sırtımızdadır. Her ikisi de insan ruhunun ve insanlığın celladı olmaktadır” (age, s. 113)
Her taraftan insanlığımızı kuşatan bu karanlıktan bir aydınlığa çıkmak ihtiyacındayız. Bu aydınlığı, belki de insanlık tarihinde benzeri görülmemiş şekilde Mevlâna’da bulacağız. Büyük Türk mutasavvıfı kendi adına yapılan parlak merasimlere rağmen henüz hakkıyla anlaşılmamıştır” (age, s. 113-114)
“Mevlâna’nın şahsiyetinde Şark’ın büyük hakîmi Sâdi ile Batı romantizminin zirvesi sayılan Goethe’yi birleşmiş buluyoruz. Gülistan’ın ağır başlı kalender hakîmi, Mesnevi’de muzdarip, haşin bir simaya bürünmüştür. Diğer taraftan Mesnevi’nin kuvvetli tarafı da Goethe’yi düşündüren muhteşem romantizmidir. Yedi yüz yıldan beri milyonlarca ruha ateş veren mistik lirizm Türk romantizminin ilâhi kapısı idi. Lâkin karanlıklarda çırpınan nesiller, bu kapıdan içeri girmesini bilmemişler bir kısım bedbahtlar sırat köprüsüne sapmış, bir kısımları da yabancı taklitçiliğinin dondurucu mıntıkalarında telef olmuşlardır” (age, s. 116)
“İnsan kâinatın kalbidir. Varlık ona sığınmıştır. O olmasa hiçbir şey olmayacaktı. Hakikat onun varlığı sayesinde vardır. Allah da varlığının sırrına eren insanla beraber vardır. Varlığı Allah’tan ibaret gören ve insanı varlıklar arasında mümtaz mevkiine yükselten bu vahdet-i vücutçu görüş, Mevlâna’nın felsefesidir.
Bu muhteşem insan ve kâinat telakkisi, eğer yedi yüz yıldan beri Anadolu’da dimağ olarak, dimağlarda akisler yaparak felsefi düşünce halinde sistemleştirilip nesillerimize sunulmuş olsaydı XX. Asırda Anadolu çocuğu yabancı idealler peşinde koşmayacaktı” (age, s. 118)
“Mevlânâ ile ilgili yanlış ve sapık bir telakki daha var. Bazıları onu İslâm dairesinin dışına çıkarıp bütün dinlere mal etmekle, bir Müslüman olduğunu inkâr ediyorlar. Bunlar ne dini, ne tasavvufu, ne de İslâm’ı bilmeyenlerdir. Çünkü bunlar dini zümrecilik, tasavvufu kitapsızlık ve kaidesizlik, İslâm’ı ise ruhun samimi yaşayışına karşı gelen bir nevi saf dogmatizm telakki edenlerdir. Bunlar bilmiyorlar ki hakikatte din, bütün kapıları ile insanlığa açık bulunan bir binadır. Mutasavvıf veya mistik, ruh için kanun kaide tanımayan bir anarşist değildir.” (age, s.120)
“Vahdet-i vücud yaşanan bir haldir. Fikir halinde anlatılmaz. İkna ve isbatı kâbil değildir. Karşı tezi olan bir dava da zannedilmemelidir. O, aşkın insanı alıp götürdüğü dünyalarda keşfolunan sırdır. O hali yaşamayanlara anlatılması kâbil olmadığı gibi, yaşayanın bu halini ret ve inkâr etmek te kâbil değildir. Aklın şüphesi var aşkın şüphesi yoktur. Yerin altında defineler saklı, gökler sonsuzluğun kabristanı değil midir? Fani varlığımız gibi aklımız da fâni ve âcizdir. Vahdet-i vücud sonsuzluğun sırrını fâş eden bir halvet olduğu halde varsın zâhir uleması onu itham ve inkâr etsinler. Onların kısa görüşleri, bütünü inkâr edenlerin inkârından pek az şeyi eksiltmiş bulunuyor. Onları Mevlânâ cevaplandıracaktır. Bakınız ne diyor: “Bizim Mesnevi’miz vahdet dükkânıdır. Onda Bir’den başka ne görürsen o puttur.” (age, s.133)
“Mevlânâ Celâleddin’in, biz, vecdinin feryatlarını dinledik. Daldığı huzur denizinin derinliklerini görmemize imkân yok. Denizin ta dibinden sıyrılıp da suyun yüzüne ne vurdu ise, onu görüyoruz. Biz Hz. Mevlânâ’nın aşkını değil sadece aşkının dile gelen ifadesini elde ettik. Peltek dilimizle anlatmaya çalıştığımız bütün bundan ibaret. Huzur denizine yalnız o daldı. Bize vecdinin fırtınasından çıkan sesler kaldı. Heyhat! Onu Mevlânâ zannediyoruz. (age, s,139).
“Bunca sapıklık ve anlayışsızlık fırtınalarından sonra artık Kur’an’ın bütün halindeki manâsını, yani ruhunu tanıtacak çalışma başlamalıdır. Kur’ân’ın felsefesi mutlaka yapılmalıdır. Gerçekte bu felsefe Mevlânâ’nın eserlerine tam ve eşsiz bir şekilde sinmiş bulunuyor. Ancak onun bir bütün halinde sistemleştirilmiş görüşü de ortaya konmalıdır.” (age, s. 43)
“Ahlâkî tecrübeyi nefsinde yapanlar mutasavvıflardı. Tasavvuf İslâm’ın ruhunu yaşattığı halde kaideciler onun sesini boğdular. İskolastik zulmünü yaptı. Medrese Mevlânâ’yı mağlup etti. İslâm’ın özü ancak bazı fertlerin ruhunda yaşatıldı.” (age, s. 55)
Makalenin son satırları şöyle:
“Bizim cehdimiz, bizim aşkımız, Allah’la onun arasındaki mesafeyi kavrayacak, mekanları aşan engin gönül sahibi olmaya çalışmaktır. Asırların arkasındaki seslenişlerini, ruhumuzun en derim mıntıkalarına ulaştıran sırra ermişti. Bizim uyanışımız, bizim büyük hayatımız, onun ölümsüz şahsiyetine, şevkle ve anlayışla yaklaşma sayesinde mümkün olacaktır.
Onu anlayışın sırrını yine ondan öğrenelim: “Beni anlamak istersen benim gibi olmalısın” (age, s. 123)
*
Evvel giden ahbaba rahmet olsun erenler..
[1] Doktora tezi İsyan Ahlakı başta olmak üzere otuz kadar eseri Dergâh Yayınları’nca neşredilmiştir. Fikir ve Düşünceleri üzerine birçok tez hazırlanmış, kitap yazılmıştır.
[2] . Mevlâna Celâleddin Rumî başlığını taşıyan yazı ilk defa 30 Aralık 1962 -5 Ocak 1963 tarihleri arasında Yeni İstanbul gazetesinde yayınlanmıştır. Yazı, Topçu’nun şu eserindedir: İslâm ve İnsan Mevlâna ve Tasavvuf, İstanbul, 2001.

