Bizimle İletişime Geçin

Kitap

Sevgili’nin Evi/ Ömer Lekesiz

Ne güzel müjdedir Müslümanlara: “Kim benim Beyt’imi ziyaret edip, yalnız benim rızamı isterse bizzat beni ziyaret etmiş, bana elçi gelmiş, bana misafir olmuş gibidir. Kim bana konuk olursa bana yakışan, ona kerametimi ithaf etmektir. Kerim’e layık olan, elçi ve misafirlerine ikram etmek, ihtiyaçlarını temin etmektir.” Allah u Teala’nın misafiri olmak eşsiz bir lütuf.

EKLENDİ

:

“Nereye gidersem gideyim hep İstanbul’a dönmek istedim. Kâbe dışında. Kabe’den hiç dönmek istemedim.” diyordu güzel bir köşe yazısında değerli yazar Ömer Lekesiz.

Gönle ne olursa olsun hudut çizilmiyor. “Anladım ki kendi gönlüm dar bana.”  Ben de şunu çok iyi anladım ki insanoğlunun yeri, yurdu cennet. Neticede cennetten kovulmuş Âdem ve Havva nesliyiz. Cennetten sonra nereye gitsek gittiğimiz yer gurbet bize. İçimizin huzuru ile yaşayabilirsek ne ala! Cennete kadar ruhumuzu hiçbir yere sığdıramayacağız. Cennete kadar dünyada yolumuz, yolculuğumuz var, böyle bir hakikat…

Kâbe, ilk evimiz ve kâinatın merkezidir.  Suya taş atığınızda nasıl dalgalar merkezden çevreye doğru yayılır halkalanırsa, insanın dünyaya gelişi de bir merkezden halkalanarak  tavaftan, şehre, medeniyete, ilk evinden ebedi evi olan cennete olacaktır.

“Sevgili’nin Evi, Ev-Kâbe Simgeciliği Üzerine Bir Çözümleme”, Ömer Lekesiz ’in Ev-Kâbe simgeciliği üzerine bir çözümleme çalışması olan eseridir.

Kabe’yi anlatan çok sayıda kitap vardır elbette ama Sevgili’nin Evi, Ev-Kâbe simgesi açısından kapsamlı örnekler ve araştırmalarla hazırlanmış önemli bir çalışma. Allah u Teala ayetlerle misaller getirir. Meselle seslenir Kitap’ta: “…Allah mesel (ve misal) getirmekten çekinmez. Artık iman edenler onun Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Kafirler ise “Allah bu misal ile ne murat etmiştir?” derler…”  Simge, temsildir. Üç dinin de ortak simgeleri vardır. Haç, ay, satranç, su, kuş, düğüm gibi.

Peki, Kâbe… Ev sembolünden, Kâbe’ ye… Hasan Aycı’nın muhteşem çizimleriyle  Ömer  Lekesiz, “Güzel dost, Ahmet Arıca’nın anısına” ithafıyla kaleme almış Sevgili’ nin Evi’ni. Dört bölümden oluşuyor kitap. Ev Simgeciliği, Kâbe Simgeciliği, Mescid-i Haram’daki Diğer Simgeler ve Hacca Doğru.

Ev nedir?  Neler çağrıştırır? Apartman mı? Muhabbet mi, telaş mı, çatı mı, kuyu mu? Dünya evi… “Sen hangi evde açtın gözlerini dünya evine, hangi kadını anne, hangi erkeği baba kıldın gelişinle? Hangi evde telaffuz ettin ilk kelimeleri, şeyleri nasıl isimlendirdin, hangi evde Allah dedin, hangi evde öğrendin mazini? Hangi evde Hendek’teki Gül’ün karnında taş olmak istedin, hangi evde kurtardın Şehrazat’ı zalim padişahın elinden, hangi evde bir tahta parçasını Zülfikar eyleyip hangi müstekbirin evine cenk eyledin?” Hangi evdeyiz biz? Huzur ortamı sağlayan barınaklar mı evlerimiz? Derin düşüncelerin, araştırmaların, emeğin mahsulü olan bu eser, baştan sona bizi yine tefekküre sevk ediyor.

“Düş, reel olana sığmamaktır.” Eve ait olmak, evde bir parça olmak, evle bütünleşmek, evin şiirselliği, “geometrisi olmayan” bir bütünlük ifade etmesi, duvarlarıyla bir içe dönüş, kabuk oluşturması, pencereleri, merdivenleri, köşeleri, kapıları… Çözüm mü üretiriz, çözümsüzlük mü evde? Özellikle kapılarımız, nereye, kimlere açılır? Bazen düşlere kilitlidir kapılar, bazense biz neye açmak istersek kilitleri yalnız ona açılır, açarız.  Mahzen, mağara, yere yakınlıktır, çatı ve bacalar göğe…

Üç din için ortak bir kavram olan tapınak gelir akla, ibadet ve ev deyince. İslam için ise mabed, Kâbe. Mescid-i Aksa (uzak mescit) ve Mescid-i Nebi. Ve Camiler… “Cami, yalnız duvarlardan ve kubbelerden ibaret değildir. İçinde topladığı müminler de caminin ayrılmaz bir parçasıdır.” Mimarisinin fiziğinin ötesinde metafizik bir ruh demektir cami. “Cami, toplumun kalbidir. Oraya dokunulmaz. Caminin aldığı yara, kalbin aldığı yaradan farksızdır.”

Tavanı, çatısı, kubbeleri vs. olan büyük bir evdir, dünya da. Ve merkezinde insanları kendisine çeken ibadethaneler vardır. En merkezde ise Kâbe, tek merkezde toplanma çağrısıdır Ömer Lekesiz’e göre.

Allah u Teala gökleri ve yeri yarattığı zaman yeryüzüne ilk yerleştirdiği şey Beytü’l Haram’dı. Şöyle buyurmaktadır Rabbimiz: “Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev -mâbed- Mekke’deki -Kâbe-’dir.”  (Âl-i İmrân 3/96)

Hz. Adem’in tövbesini kabul eden Cenab-ı Allah onu teselli etmek için melekler vasıtasıyla şimdiki Beytü’l Haram’ın bulunduğu yere cennet çadırlarından bir çadır göndermiş ve çadırı Beytullah’ın yerine koydurmuştur. Çadır, kırmızı renkli cennet yakutlarındır. Cennet altınlarından üç kandil vardır üzerinde. Hacerü’l Esved,  o çadırla yeryüzüne indirilmiştir. Bembeyaz bir yakut iken Allah’ın emri ile tufanda simsiyah olmuştur. Hz. Havva’ya ise cennetteki hatasından dolayı Harem’e girmek yasaklanmıştır ve ölene dek cennet çadırına bakamamıştır.

Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Allah u Teala, Hz. Adem’e şöyle vahyetmiştir: “Ey Âdem! Ben seni affettim. Senin zürriyetinden, bu Beyt’i ziyaret edip de günahlarından tevbe edenleri de affettim.”

Ne güzel müjdedir Müslümanlara: “Kim benim Beyt’imi ziyaret edip, yalnız benim rızamı isterse bizzat beni ziyaret etmiş, bana elçi gelmiş, bana misafir olmuş gibidir. Kim bana konuk olursa bana yakışan, ona kerametimi ithaf etmektir. Kerim’e layık olan, elçi ve misafirlerine ikram etmek, ihtiyaçlarını temin etmektir.” Allah u Teala’nın misafiri olmak eşsiz bir lütuf.

“Cennetin, ilk ve ondan sonraki peygamberlerin izini taşıyan Kâbe; büyük ev dünyanın cennete açılan kapısı hükmündedir. Çünkü onu görüp, günahlarından tevbe edene cennet vacip olmaktadır.”

Kabe, Ka’b kökünden gelen özel bir isimdir. Yüksek olmak, dört köşe şeklinde olmak, tomurcuklanmak anlamlarına gelir. “Kâbe, insanın müjdecisi, onun eliyle gerçekleşecek ikinci kuruluşun haberidir; bulunduğu mekânın, şehirlerin anası(temeli) kılındığı Kâbe, dağlar için bir çivi olduğu gibi, o şehirden yayılacak medeniyetin de çivisi olacak, medeniyet de onun sağlam temelleri üzerine bina edilmiş olunacaktır.”

sevgilinin evi şule yayınları ile ilgili görsel sonucu

Hadis-i Kutsi’de şöyle buyrulmuştur: “Mekke’de kan akıtan, faiz malı yiyen ve söz gezdirenler barınamaz. Yeryüzü Mekke’den döşenmiştir. Beytullah’ı ilk tavaf edenler meleklerdir.”

İbn Cüreyce ise şöyle demiştir: “Mekke’de bir günah işlemek, başka yerde yüz günah işlemek gibidir. Orada bir iyilik yapmak da diğer yerlerde yüz iyilik yapmak kadar sevaptır.”

Kabe’yi tavaf, umre, hac, bedene meşakkat için değildir muhakkak. Gerçi ruhun aldığı manevi lezzet, bedene de farklı şekillerle yansır. Bütün ibadetler semboliktir ve Kâbe, Allah’ı bilme ve hiç olma yeridir. Tabir i caizse ağlama yeridir. Evet, nasıl da yakışır değil mi mültezime ağlamak, yalvarmak yakarmak? Bekke/Mekke, gözyaşı vadisidir.

Özellikle çok beğendiğim cümleleri almak istiyorum yine: “Bilesin ki, insanın kalbi, Arş-ı Rahman’ın numunesidir. Kalbe bağlı zuhurlar, arşa bağlı zuhurlar gibidir. Aynı şekilde, Beytullah’tan dahi insanda alametler vardır. Çünkü o, mutedil bir durumdadır. Sağdan ve soldan yana ayrı ve imtiyazlı bir yeri vardır. Güzel sıfatı ile tek başına ve güzeldir.”

Allah’ın birliğini ve benzersizliğini sembolize eden Makam-ı İbrahim, Allah’ın sağ kolunu, elini, Allah ile musafahayı, ahde vefayı temsil eden, İslam ümmetinin bayrağı hükmündeki kıyametin hatırlatıcısı, habercisi olan Hacerü’l- Esved, bir nevi kardeşlik kanının sembolü olan bengi su, içildiği niyete göre şifa olan, doyuran Zem-Zem. Hacer’in Safa ve Merve arasındaki su arayışını sembolize eden Sa’y, Safa- Merve, Hacerü’l Esved’i selamlamak suretiyle başlanan ve yedi şavt ile tamamlanan Tavaf, Harem sınırlarında her bir ibadet için yapılan dualar, zikirler… Bizzat ayetlerde geçen dualarla birlikte Peygamberimiz (S.A.V.) den tavsiye edilenler ve içimizden geldiği gibi yaptığımız zikirler ve dualar… Bizim her an Rabbimizle olmamız ve Rabbimizin de bizi hatırlamasını istememiz… Gönlümüzü Kâbe yapmak sanırım aslolan. Kâbe evimiz, kapısından hiç ayrılmadığımız…

Bütün bu sembollerle beraber Kâbe deyince umre ile Hac gelir akla. Hicretten altı yıl sonra Bakara suresi 196, ayet ile hac emri vahy olunmuştur: “Allah için hac ve umreyi tamamlayınız.” Ali Şeriati’ye göre: “Hac, ezeli ve ebedi eşi benzeri olmayan, Hâkim-i Mutlak Allah’a dönüşü temsil eder. O’na dönmek tamlığa, güzelliğe, kuvvete, bildiye, değere ve gerçeğe doğru kararlı bir hareketi simgeler. Keşif, yol, sorumluluk, Hz. İbrahim geleneğidir. Dünyanın yüklerinden kurtulmak, acziyetle güçlenmek gibi bir hal ile ayrı bir ibadet neşesi.

Evet. Sevgili’nin Evi, evlerin en güzeli… Mekân denilince en dar anlamıyla “ev” en geniş anlamıyla Beytu’llah gelir akla. Beytu’llah, kulluğun göstergesidir. Düşlerin ve imgelerin ilahi gerçeklikle tashih yeridir, kirden arınma, tertemiz olma yeridir. Sevgili’nin Evi’ni mekanlara ve ibadetlere yüklenen manaları anlamaya, anlamlandırmaya çalışarak okudukça ayrı bir huzurla yeni yeni kapılar açıldı önümde. Belki de benim için ev, kapıydı.

Kabe’yi ilk gördüğümde de: “Kelimelerle tarif edilemezsin. Dünyaya ait değil gibisin.” diyerek konuşmuştum onunla. Gerçekten kirlerden arınma yeriydi, hissetmiştim can u gönülden.  Müslümanların Kabe’de bir olması, vahdaniyetti. Dünyada garip bir yolcuyduk, menzilimizi hatırlatıyordu bize Kâbe…

Dönememiştim ben de Kabe’ den. Kabe’ den de dönülmezmiş, bilmiştim.  Meğer beş vakit yönüm, her vakit gönlüm Kabe’de imiş. İsmail’i büyüten ruhumun hiç bitmeyen umudu ile ruhum oraya aitmiş. Sevgili’nin Evi’ne… Tekrar tekrar Sevgili’nin Evi’nde buluşmak ümidiyle…

Kitap

M. Kayahan Özgül’den Sekmeler

Bazı kitaplar çıkmadan evvel okurun zihninde tasarlanıyor. Bir icadı görünce; “…ben daha evvel düşünmüştüm bunu.” der bazıları. İşte aynen öyle ben de M. Kayahan Özgül Hoca’nın “Seke Seke Ben Geldim” serisini görünce öyle dedim. Yanlış anlaşılmasın böylesi bir kitabı ben yazacağım diye tasarlamış değilim. “Bu muhtevaya sahip kitaplar bulsam da okusak.” dedim. Çünkü benzerlerini görmüş ve pek sevmiş idim.

EKLENDİ

:

Bazı kitaplar çıkmadan evvel okurun zihninde tasarlanıyor. Bir icadı görünce; “…ben daha evvel düşünmüştüm bunu.” der bazıları. İşte aynen öyle ben de M. Kayahan Özgül Hoca’nın “Seke Seke Ben Geldim” serisini görünce öyle dedim. Yanlış anlaşılmasın böylesi bir kitabı ben yazacağım diye tasarlamış değilim. “Bu muhtevaya sahip kitaplar bulsam da okusak.” dedim. Çünkü benzerlerini görmüş ve pek sevmiş idim.

Sekmeye başlarken şunları söylemiş Kayahan Hoca; “…edebiyat gibi pek çok kişiye gülünç ve boş gelecek bir alanda kafa yormak, mesai harcamak için büyük bir iştiha duyuyor ve tatmini için hayatımın büyük kısmını ayırıyorum.”

Tam burada aklıma Rıdvan geliyor. Eski futbolcu ve şimdilerde yorumcu Rıdvan. Maçlardan sonra yorum yapmasını her seyrettiğimde aklıma gelir; yahu bu adam futbol gibi boş beleş bir meseleyi nasıl da iştahla yorumluyor. Ve mesela, “herkes işine baksın top peşinde koşmayı bırakın.” demiyor. Aksine hırsla, iştahla futbola sarılıyor. Futbol bile böyle yorumlanıyorsa edebiyatla uğraşmak nasıl boş gelebilir. Diyeceğim o ki Kayahan Hocam kendine haksızlık etmesin. Edebiyata boş uğraşı demek cahil kısmına mahsus bir rezilliktir.

Hoca’nın kendini eleştirisi bitmiyor ve kısa yazamadığından, makale diye başladığı pek çok çalışmanın kitap hacmine ulaştığından dertlidir. “Hoca ne yazsa biz okuruz.” diyenler olabilir ama Hoca’nın birikmiş malzemesi artık yaza yaza içinden çıkılacak hali çoktan geçmiş. “…yavaş yavaş içine gömülmeye başladığım ve neticede beni de yutacağından korktuğum malzeme yığınımı daha kestirme bir yoldan eritmeye çalışacağım.” diyen Hoca en doğru metodun fragmanlar şeklinde yazmak olduğunu söylüyor.

İşte ben de işin bu kısmına vurgunum. Fragmanlar şeklinde yazılmış her şey pek hoşuma gider. Derinlemesine okumadan evvel tadına bakmak ve ağzım sardı, tadını sevdiysem ileri okumalar yapmak bana göre pek verimli bir çalışma usulüdür. Zaten Hoca da şöyle der, “Baudrillard fragmanı kırık aynaya benzetmekle haklı; onda, yazmak istediğiniz konunun tamam endamını gösteremezsiniz. Kısa notlarla okuru haberdar eder, dikkatini tetikler, merakını depreştirir, ucundan koklatır ve çekersiniz.”

“Bu malzemeler neymiş?” derseniz;  nadir belge, okuma notu, geliştirilmemiş ham bir düşünce, hatıralar, zamanında verilmemiş soğumaya bırakılmış cevaplar…bütün bu malzeme kitap boyunca etrafınızda uçuşuyor hangisi ilginizi çekerse onun peşinden kanatlanmak serbest.

Kitabın kapağı maksada hizmet ediyor tamam ama Kayahan Hoca’nın fotoğrafı ve minicik yazılmış özgeçmişi olmamış. Ne olurdu Hoca’nın fotoğrafı daha büyük ve özgeçmişi daha ayrıntılı olsaydı. Böyle olması kimin tercihi acaba?

Kitabı okurken not almaya çabalamıyorum. Not almaya başlarsam Hoca’yı yutma tehlikesi olan malzemenin beni de yutmasından endişe ediyorum. Ben bilgi kırıntılarına değil de bu yazıları okuyup unuttuktan sonra bende bırakacağı tortuya talibim. Çünkü okumak bence bir bulut inşa etmek gibi. Bilgi, his, hayal, rüya ve türlü malzemeden müteşekkil bir bulut inşa ediyorsunuz okuyarak. Sonra o bulut gideceği yeri biliyor. Bazen yoğunlaşarak yaşamaya devam ediyor bazen seyrekleşiyor. Üst üste birikmiş bulutlar ne vakit yağmur olur ve nereye yağar meçhul.

Sekmeler’i kaleme aldığı için Hoca’ya müteşekkirim. Tam benlik bir çalışma olmuş. Ben keyifle okumaya devam edeceğim. Size de güzel bir eser tavsiye etmenin bahtiyarlığı içindeyim vesselam

Okumaya Devam Et...

Kitap

Tadımlık Kitaplar 2021 Nisan

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

EKLENDİ

:

1. “KUTADGU BİLİG”, Yusuf Has Hacip, (Çeviren: Ayşegül Çakan), Şiir, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2018.

Hakanın Aytoldı’ya cevabı’ndan (s. 85) 872-883. beyitler

“Hakan dedi: İyi iki türlüdür

Bunlardan biri doğrudan iyilik yolunu tutandır

 

Biri anadan doğma iyidir

Bak iyi olup doğru yolda yürür

 

Bir diğerinin iyiliği ödünçtür

Kötüye katılırsa kötülük yapar

 

Kötü de iki türlüdür yine

İkisi de aynı ayarda sanma

 

Doğuştan kötüdür bunlardan biri

Bu insan ölmeyince arınmaz kiri

 

Diğeri öykünerek kötü olur

Arkadaşı iyiyse iyi olur

 

Doğuştan iyiden hep iyilik gelir

Dünya halkı ondan faydalanır

 

Doğuştan kötünün yoktur ilacı

Dünyaya beladır, halka acı

 

Buna benzer bir Türkçe atasözü var

Dinle, anla ve bunu özüne al

 

İyilik ana sütüyle gelirse insana

O insan ölünceye kadar yolundan dönmez

 

Yaradılıştan gelen davranış

Ölüm bozmadıkça bozulmazmış

 

Ana karnında oluşan yaradılış

Kara yer altında biter artık”

2.“GÜN OLUR ASRA BEDEL”, Cengiz Aytmatov, (Çeviren: Refik Özdek), Roman, Ötüken Yayınları, İstanbul 1991. 

XII. bölümden (s. 391)

“Yelizarov ona iri iri elâ gözleriyle şöyle bir baktı, bir anda ciddileşti ama hemen ardından, gülümseyerek, yüzünde tatlı kırışıklıklar oluşturdu.

Bu bahar başka bahar, söylediğim o coşku başka coşkudur Yedigey. Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de hayata anlam kazandırır ve insan yaşamak ister. Senin de başına gelmedi mi? İnsan hastalanır ve sonra iyileşir, iyileşince hayatın değerini daha iyi anlar, ondan yeni bir tad alır.”

3 .“SESSİZ GÜRÜLTÜ”, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Şiir, Yağmur Yayınları, İstanbul 1962.

Bu Ev’den (s. 34)

“Eve misafirin hepsi bir gelse,

Bilirdim bunların her biri kimdi,

Tanırdım kapıya bir fakir gelse,

Görürdüm çatıdan geçse bir kedi.

Bilsen yüreğime nasıl inerdi!

Ben yaşta bir erkek misafir gelse.”

4. “SİLİK FOTOĞRAFLAR”, Orhan Okay, Hatıra, Ötüken Yayınları, İstanbul 2001.

Kazan Türklerinden Bir Veli’den (s. 57)

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

5.“MUHTEMEL MENKIBELER”, Mehmet Harmancı, Öykü, Hece Yayınları, Ankara 2010.

Biz de Ali’yi Severiz Hem de Nasıl (s. 37)

Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?  (Türkü)

  • Abi baksana telefona!
  • Niye?
  • Çalıyor işte!
  • İyi de kırk yıldır çalar hiç bakmadım ki!
  • Niye bağlattın o zaman?
  • Ali ararsa diye…
  • Eee, Hz. Ali arıyorsa hadi? Niye açmıyorsun?
  • Kafan iyi mi senin! Hz. Ali telefon açar mı yahu? Cahil zamanımızdı öyle sanmıştık. Telefon bağlatmıştık.
  • Öyle ise kapattır hattı, hepimiz kurtulalım…
  • Ali’nin hürmetine açtırılanı kimin haddine kapattırmak! Hem onun her çalışında ben, Hz. Ali’nin Hayber kapısını omuzladığında kapının tokmağının çıkardığı şıngırtıyı duyuyorum                                                                                                                                                                                                                                                6“AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK” Ahmet Sezgin, Deneme, Etüt Yayınları, Samsun 2017.
  • Edep Yahu’dan (s. 80)

                “Aşkı gönlüne nakış nakış ören, kâinat kitabını Yaradan’ın adıyla aşkla okuyan, nurlu bir şafak vakti doya doya ağlayan, vahyin ebedi soluğuyla yürek devletini kuran, gönül fatihi olup yürekleri fetheden, Hz. Davut gibi âleme hoş seda salan, günahları sebebiyle Allah’tan ve kullarından utanan, kalem ve kelamı, oturup kalkması, yürümesi, giyim kuşamı, gülüp ağlamasıyla edep timsali olan gönül erlerini, edep kahramanlarını ne kadar da çok özlüyoruz.

    İhlas teknesi delindi, hayâ semaya çekildi. Şafak kızardı hayâdan, edep toz duman oldu. Kıymetlerin kıymetini bilemedik. Edebin yokluğu hayatımızda ve ruhumuzda derin bir yara oldu.

    Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?”

    7. “OSMANCIK”, Tarık Buğra, Ötüken Yayınları, Roman, İstanbul 2004.

  • Dördüncü Bölüm’den (s. 267-268)

    “Zaman Osman Beği umursamadan akıp gitmekte ama Osman Bey de zamanı umursamamaktadır. Bu hızlı akış onu tedirginleştirmiyor, telaşlandırmıyor, sabırsızlandırmıyor, korkutmuyor ve öfkelendirmiyor. Çoktan çözmüştür büyüyü o. Şu koskoca yuvarlağın, dünyanın, kime, ne için ve nasıl küçüleceğini çoktan anlamıştır.

    (…)

    Her savaşı zaferle sonuçlanmakta ve Osman Beğ her zaferden sonra, teslim olan kalelere haklar, ihsanlar, adalet yağdırmakta; buna karşılık direnip savaşanları yendikten sonra, kahr etmekte; köylerini, kentlerini yağmalattırmaktadır.

    En kesin buyruğu ırza ve kadınlarla yaşlıların ve kılıç kullanmayanların kılına dokunulmamasıdır. Yağma dışı mal ve tutsak edinenlere karşı acımasızdır.”

Okumaya Devam Et...

Kitap

Üşüyen Eller Divanı / Said Yavuz

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim. Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.” Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun: “Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı/ Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması/ Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah/ Sarar nefeste açan yaraları/ Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

EKLENDİ

:

Çok uzaklardan, Afrika’dan dizeleriyle, şiirleriyle, gönlüyle bizi selamlayan şairin, Said Yavuz’un Divan’ı geldi huzurlarımıza: “Üşüyen Eller Divanı.” Muhit Kitap’tan taptaze bir şiir kitabı. Aynı yolda yürüdüğü, bir neslin, şairlerin, kalbi güzellerin, sözü yormayanların ağabeyi İbrahim Tenekeci’nin desteği ve genel yayın yönetmenliği ile yayımlanmış bir kitap. Özellikle şiirin muhatabını bulması çok önemlidir. Evet, hep nasiptir! Üşüyen Eller Divanı’nı aldığımız gibi Boğaz’ın serin sularına dayayıp sırtımızı, ısındık biraz. Okudukça…

Yüzümün Çocukluğu ve Yürüyüş Atlası’ndan sonra Said Yavuz’un üçüncü şiir kitabı, “Üşüyen Eller Divanı.” Hani İsmet Özel “Dünyaya alışan şiir yazamaz.” diyor ya hep düşünmüşümdür, dünyaya alışıp şiir mi yazmayalım diye. Alışmak mümkün mü?… Şiir, ruhumuzdur, ruhu besler ve ruhumuz, ölümsüz. Dünya ise fani ve bu durumda dünyaya alışmamak daha kârlı bir yatırım olacak hiç şüphesiz. Tarafımız belli!

Şeyh Galip’in, Galata Mevlevihanesi ve Hamuşan’ın yeri ayrıdır Said Yavuz’da. “Hiç aşkdan özge şey reva mı / Sarf etmeye gevher-i kelamı”. Şeyh Galip’ten destur alarak başlamış şiirlerine. Diyebilirim ki bütün şiirlere yine Tekke kokusu sinmiş, besmele ile.  Yine hem dua şiirleri hem amin.

“Bir duadır ettiğim, oh istedim şükür / Sensin veren bu istemem de senin.” Şair gibi istemek, dizelerle hem dua hem amin. “Melek ıslatan o yağmur için amin.” Yalvarış olmuş, hiçlik olmuş, yerden göğe hep temennalar yükselmiş dize dize.

“İlahi, tattır bana istemenin lezzetini… /o de Allah’ım senin olayım / İyi gelecek şiirlerim olsun soğuk algınlığına / Üşümüş kalplere bir çıra”. İstemenin lezzetini tatmak… Üşüyen kalplere çıra olacak şiirler bırakmak…  Ben mi söylüyorum bütün bunları, şair mi? Gönül kulağıyla görmeli. Gönül gözüyle işitmeli. Belki de erik dalına çıkıp üzüm yemek gibi.

Şair Said Yavuz bir şiirinde “Bir bahçedir şiir, herkese açılır kapıları” diyor. Şiir, kapıları herkese açılan bir bahçe ise…  Yalnız o bahçeye girmek için adım atmak gerekmez mi? Kapıyı açmak için ellerimizi uzatmamız gerekmiyor mu? Ellerimizin üşümesi…  İnşirah’ı hatırlattı ayrıca bana “Üşüyen Eller Divanı.” Üşüyen eller için de muhakkak bir sıcaklık vardır, mısra mısra.

Üstad Sezai Karakoç “Zenginlik ve rahat şairin düşmanıdır.” diyordu. Fakir sofrasına oturan şiirlerdi zaten Said Yavuz’un şiirleri ve son şiirleri, tamamen kırklara karışmaya başlamış tabiri caizse. Kırklı yaşlarını yaşamaya başlayan şair, yüzünün çocukluğunu kendine yoldaş edinmiş maskesiz, mesafesiz, soluk soluğa ümmet adına yaşamaya, koşmaya devam ediyor. Yazmak değil sadece bu, dolu dolu yaşamakla birlikte dolu dolu yazmak. Dolu dolu yazmak dediğimizde aklınıza ciltler, şerhler, ansiklopediler gelebilir. Değil! Bir dize, sizi devirden devire, diyardan diyara götürüyorsa marifettir ve iltifata tabidir. “Hepimizin kalbi ağlıyor bir sürgün sabahında Halife gibiyiz”

Sessiz akıp giden ırmaklar gibi şiirleri Said Yavuz’un. Belki Tokat’tan, Niksar’dan, Mostar’dan, Darıca’dan ırmaklar ve söğütler düşmüş nasibine ve nasibimize ve yine şiirleri bize dünyada nasıl garip yolcular olduğumuzu hatırlatıyor. Yapma şiir, masa başı şiiri değil bunlar. Toz, duman yutmuş, açlığı görmüş, zikre dalmış, çiçekleri, çocukları, yuvayı, kâinatı hissetmiş ve hepsinden öte “Allah bes, baki heves” öğretisi, geleneği, gizli ve âşikâr nakarat olmuş şiirler. “Bir okyanus koymuşsun Tanrım göğüslerine bazı adamların”. Ve bizlere de taşıyorlar içlerinde o okyanusları.

“Koşmak istiyorum gerisin geri / Allah’ın bir şivesi olan çocukluğa.” Çocukluğunu hiç bitirmeden koşuyor şair. Dünyaya yetişmek  için değil, Kur’an’dan alıp ilhamı, ümmete yetişmek için. Yaradan’dan ötürü severek yaradılanı… “Rabıtaya karşı ama güçlü rabıtası dünyayla.” Dünyaya rağmen…

Dar vakitlerin, hayatın, Afrika’nın, dünya telaşının şiirini de yazmış Said Yavuz. Şiirin adı “Lontano”. Şiiri yaşamak, şiirle yaşamak ve şiirle yaşadıkça, yazdıkça dünyanın biraz daha çekilir olması gibi bir şey bu da.

“Burda yanmaya başlıyor insan, yoksa sen / Ateşi cehennemde mi sandın?” Geleceğe kalacak dizeler bunlar. “Bir mısra yazıyorsun neler sığıyor içine”. Neler neler… Tıpkı böyle işte şiir. “Bir mısra yazıyorsun bak neler sığıyor içine…’’ Ezberlediğim dizeler oldu “Üşüyen Eller Divanı”ndan. Şiirin tekniğini düşünmeksizin, redif ve kafiyelerini bulmadan, türünü belirlemeden Orhan Veli misali. Edebiyat tarihçisi değilim iyi ki.

“Bazı acılar Nakşi’dir gizli çekilir / Seni beklerken öğrendim”

Şiir, düz yazıya çevrilemeyen metindir. İsmet Özel’e göre şiir, hiçbir şeye çevrilemez. Bildim.

“O eller çıkmıyor ceplerden çünkü üşümüş Allah’ı unutmaktan.”

Isınsın diye ellerimiz belki de şiir… “Bunları şiir zannediyorsun değildir” diyor bir şiirinde şair.  Kelimelerin yerli yerindeliği, ahengi, imgeleri, sanatları, sanatsallığı ne derseniz deyin şiirde ne olması gerekir ne olmamalı düşünün taşının. Sonuç nedir? Belleğinizde ve gönlünüzde yer ediyorsa bütün bunlar, hep şiir…

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim.

Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.”

Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun:

“Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı

Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması

Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah

Sarar nefeste açan yaraları

Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar