1. Anasayfa
  2. Edebiyat

Soğuktur Suları Bir Tas İçilir/ Habib Erdem

Soğuktur Suları Bir Tas İçilir/ Habib Erdem
0

“Drama Köprüsü bre Hasan/Dardır geçilmez /Bre Hasan dardır geçilmez

Soğuktur suları da Hasan/ Bir tas içilmez

Anadan geçilir Hasan/ Yardan geçilmez/ Bre Hasan yardan geçilmez

At martini de bre Hasan/ Dağlar inlesin

Drama mahpusunda Hasan/ Dostlar dinlesin

Mezar taşlarını Hasan/ Koyun mu sandın bre Hasan?

Koyun mu sandın?/Adam öldürmeyi de Hasan/ Oyun mu sandın?

Drama mahpusunu Hasan/ Evin mi sandın?/ Be Hasan evin mi sandın?

At martini de bre Hasan/ Dağlar inlesin

Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin”

Evet, soğuktur suları bir tas içilmez iken türkünün hikâyesinden “Soğuktur Suları Bir Tas İçilir” kitabının hikâyesine geçeceğim. Türkünün hikâyesi bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Yunanistan’a bağlı Doğu Makedonya bölgesindeki Drama’da geçer. Debreli Hasan’ın yaptıklarından bahsedilir türküde.

Debreli Hasan, halk kahramanıdır. 1870 ile 1920’li yıllarda yaşadığı rivayet edilir. Başka bir eşkıya olan Çakırcalı Efe ile aralarında bir rekabet olduğu da söylenir. Ünlü Drama Köprüsü’nü zalimliği ile halkın hakkını gasp ederek zenginleşen kişilerden çaldığı paralarla yaptırmıştır. Hapisten kaçmış bir eşkıya olmasına rağmen halk onu çok sever. Kalabalık bir çetesi yoktur. Yoksullara yardım eder, parası olmayan gençleri evlendirir. Rivayete göre padişah onu affetmiştir, sevdiği kız onu bekler ancak Debreli Hasan artık hiçbir yere sığamayacağı için onu başka biriyle evlendirir hatta sevdiği kıza düğününde yedi bilezik takar. Halk gerçekten onu çok sever ve Drama Köprüsü türküsü onun için yakılır.

Drama Köprüsü ise aslında bir köprü değil, 50 santim genişliğinde dar bir su kemeridir. Herkes köprü beklerken bir su bendiyle karşılaşmıştır. İlk başta yanlış keşiftir diye düşünülür. Fakat türkü sözlerinin dikkatli bir şekilde yorumlanmasıyla keşfin doğru olduğu anlaşılır. Türküde, “Drama Köprüsü Hasan dardır geçilmez” der. Gerçekten iki kişi aynı anda geçemez. Ve “Soğuktur suları Hasan, bir tas içilmez” derken kastettiği şey ise su kemerinden akan suların soğuk olmasındandır. Suların soğuk olması da bende gelen suyun muhtemelen bendin biraz üzerinden başlayan sıra dağlardan geldiğinden ve dağların serin ve kış dönemi çok kar tuttuğundan akan suyunun da soğuk olacağındandır.”

Mahfel Yayıncılık’tan yayımlanan genç şair ve yazar Habib Erdem’in bir anlatı eserinin hikâyesinden bahsedeyim size biraz, Anadolu’dan. Çünkü Anadolu’dur. “Soğuktur Suları Bir Tas İçilir”

Habib Erdem 1988 yılı, Tokat doğumlu. Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Eski Türk Edebiyatı bilim dalında doktora eğitimine devam etmekte ve hâlihazırda Tokat Reşadiye Anadolu İmam Hatip Lisesinde görev yapmakta.

Aşık Ruhsati’nin “Gel de bu rüyayı yor deli gönül…” dizeleriyle başlıyor anlatı, alıntılarla ve anneannesi Ayşe Dursun’a saygı ve minnetle… “mekânı cennet olsun.”  duası ile. On üç ayrı başlık altında Anadolu irfanı, imanı, ahlakı, nizamının anlatıldığı bu kitaba “Yaylada Merhamet, Yaylada Medeniyet” ismini verecekken kitabın edebî bir çehreye bürünmesiyle “Soğuktur Suları Bir Tas İçilir.” ismi verilmiş. İsmi ile müsemma… “Merhametin ve medeniyetin özel bir okulu yoktur.” diyor yazar.  Merhamet yaylada bir soğuk suyun başı ona göre. Merhamet ve medeniyete giden kapıyı aralamamıza vesile oluyor kitap.

“Yayla, baharın yeni gelinlik giymiş taze kızıdır.” Kirlerden arınmış, arındıran bir sudur yayla. Merhametin dipdiri halidir ki anneannesi vesilesiyle bize kanlı canlı örnekler anlatmış yazar. Anneannesinin sevgisinin herkese yetmesi psikososyal devinimdir de anneannesi bilir mi bunları? Nerden öğrenmiştir?

Rahmetli babaannemle beraber uyuduğum zamanlarda dua etmeden yatmayalım derdi: “Yattım sağıma/ döndüm soluma/ melekler şahit olsun/ dinime imanıma” Habib Erdem, “duadan bir ülkeydi ninem” diyor. Babaannem gibi.  “Ninem, duadan bir evren kurardı ve bu evrene bütün insanlığı sığdırırdı. Bütün insanlığa iyilikler, güzellikler isteyip af ve mağfiret dilerdi.” Demek oluyor ki şair gibi biz de yerimizi, yurdumuzu ninelerimizin dualarından biliyoruz. “Allah’ım bütün ümmet-i Muhammed’e iyilik, sağlık, güzellik ver ve onların günahlarını affet. İçi sıra da benim yavrularıma Habib’ime, Yavuz’uma, Mehmet’ime, Selçuk’uma iyilikler, güzellikler ver.” Duadan bir hayatı hatırlatıyor bize Erdem, diğerkâmlığı. Çünkü Anadolu irfanında insan yaratandan ötürü sevilmektedir ve Allah’a el açmak en güzel meziyettir. Her gelen Hızır, her gece Kadir’dir.

Çocukluk masumiyettir Anadolu’da. Tavuklar gurk yatırılacağı zaman ninesi, Habib Erdem’den istemiş besmele ile yumurtaları yerleştirmesini tavuğun altına. Bir talihsizlikle civcivler ölmüş. O anki duygularını, sıcak hüzünlerini susarak acılarına ortak olan komşularını anlatırken İslam tarihinden bir örnek hatırlatıyor. Civciv taziyesiyle. Bu hal; “Hz. Peygamber’in, kuşu ölen bir çocuğa taziyeye gitmesinin getirmiş olduğu duygu zincirine bağlı bir halka değil miydi?” aynen öyleydi.

82 sayfalık bu kitapta kendimden çok şey bulduğum için olabilir, birçok duygu, düşünce, hayal, hatıra ve şiir olabilecek cümlenin altını çizdim. Bir evde biri hastaysa herkes hastadır, her can kıymetlidir buralarda. Hasta olan bir inek iyileştiğinde evleri yeni gelin evine döner. Ninesinin döşeği, yatağı yeni gelin güvey yatağı gibidir. Ninesinin yatağına kurulan bir kediden bahsederken yine Peygamber Efendimiz(S.A.V.)in kedisi Müezza’ya telmihte bulunur genç yazar.

Anadolu inceliğinden bir incelik yine: “Oğlum odunları sobaya atarken yere vur; sonra at, içlerinde börtü böcek varsa dökülsün, günahtır onlarınki de can, hayvanları yakmayalım. Bunun hesabını veremeyiz.” Yazıyı okurken çok hümanist baktığımı düşünenler olacaktır.

Anadolu irfanı deyip duruyorsunuz da Anadolu’da hep iyilik güzellik mi var diye. Soğuk su, yayladır. Yayla bol oksijen ve çokça iş. Yaylada malın gerçek sahibi Allah’tır. Son gün yayladan dönerken çok zahmetli olmasına rağmen yayla katmeri ve helva dağıtılır. Yorgunluklar paylaşmakla geçer. “Kat kat helal olsun.” der analar, nineler. Yiyene şifa olur. Erdem’in de söylediği gibi fütüristler onların yaylasında barınamazdı. Güzellikleri koruyan sert bir kalkan olmaya devam etmeliydi. Kıyamet kopacak, biz nelerden bahsediyoruz değil mi? Elimizdeki son fidanı dahi dikmeye devam edeceğiz oysa. O fidanın şiirini yazmak bizim en güzel nasibimiz olacak. Edip Cansever’den bir alıntı yapmış yazar: “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka.” Biz de bu dünyaya İNSAN olmaya gelmedik mi? Yarın Hakk’ın divanına varacağız. “Yarın Hakk’ın divanına varınca, Süleyman’dan hakkın alır karınca” Evet, Anadolu Okulu diye bir okul var. Yumurtaya can veren Mevla’m muhabbeti Mevla’ya, imanı, tevekkülü, teslimiyeti. Tabiatın insan ruhuna sirayeti. Dağlarla boy ölçüşmek niyetinde değil burada insan. Yazıyı Tokat/ Reşadiye’den kaleme aldığımı özellikle belirteyim bu arada. Bursa, Konya ve yirmi bir yıl İstanbul’da yaşayıp birçok yer gezip gördükten sonra hâlâ mı Anadolu’da medeniyet diyerek Anadolu… Halil İbrahim bereketinin aslında kanaat olduğuna daha yakın şahit olabilmek lütfuyla. Beribenzer bir iş değil, beribenzer sevgi değil buradaki. Çünkü tam anlamıyla sevmek Yaratan’ı. Önemsemiyor musunuz insanı? İnsan, insan derler. Değerlidir, Hak katında da kullar katında da.

“İnsanın bir duruşu olmalı bu hayatta, bir de şiiri.” diyor Habib Erdem. Anadolu insanının konuşması şiirdir. Ya mani ya türkü ya ağıt. Hak ağzı, halk dili bizim zenginliğimizdir. Dönüyorum. Anadolu’ya: “Ne zaman bir köy türküsü duysam/ Şairliğimden utanırım.”

Yayladan bahsettik tabi, suları soğuktur, bir tas içilir. İhmal etmeyin. İçin. Soğuktur Suları Bir Tas İçilir’ de yazar arada buğdayın bulgur olma hikâyesini de anlatıyor, Ahmet Mithat Efendi gibi. Gülümseyerek okuduğum bölümler oldu. Siz ne olduğunu bilmezsiniz mi demek istiyor acaba diye. Akıl yaşta değil başta dedim sonra. Ve kalbimiz de dilediğimiz yaşta, yerde, yarda. Dilediğince.

Yazarın “Aşk’a Eşkler” şiir kitabından “yoksa mahalle aralarında/ saklambaç israf eden çocuklar” dizesi, çocukluğumdu, çocukluğumuz… Eskiler almaya gelmiştim Anadolu’ya. Soğuk sularını içtim, yufka kokularıyla yüreğim yufka… Kelimelerim ekşi maya…

Muhammed Yıldırım’ın da kitabın arka kapak yazısında dediği gibi: “O halde bir tas suyun merhabasına karşılık verelim mi?”

 

1980 Amasya doğumlu. İlkokul yılları babasının köy öğretmeni olması vesilesiyle masallarla köylerde geçti. Ortaokul ve liseyi, Amasya Suluova Anadolu İmam Hatip Lisesinde okudu. Uludağ Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Hemen ardından 2003 yılında Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tezsiz Yüksek Lisans bölümünü bitirdi ve aynı yıl Bartın’da edebiyat öğretmeni olarak göreve başladı. 2003 yılında Bartın’da başlayan edebiyat öğretmenliği vazifesi İstanbul Üsküdar Hakkı Demir Anadolu İmam Hatip Lisesinde devam etmektedir. Kitabı, tabiatı temaşayı ve yazmayı bırakamıyor. Çeşitli dergilerde, kültür sanat edebiyat sitelerinde şiir, hikâye, deneme ve biyografiler yazıyor. Nasip, sabır, şükür ve hayret makamında gücü yettiğince yazmaya devam edecek. Evli ve iki çocuk annesi.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir