Bizimle İletişime Geçin

Kitap

TADIMLIK KİTAPLAR-17 2022 MART

Selamün aleyküm Sevgili Okur,
Tadımlık Kitaplar 17. sayısıyla huzurunuzda. Gün gün Ramazan’a yaklaşıyoruz. İçinde
bulunduğumuz günlerde BM’nin beş azgını insanlığa tüm gücüyle abanıyor. Rusya’nın çete
başlığında AB, Amerika, Çin insanlığa meydan okuyor. Birbirlerinden ayrı gibi görünseler de
birbirlerine karşı gibi görünseler de tek dertleri insanlığın kanını emmek. Rabbim bizlere
feraset ve idrak ihsan eylesin.

EKLENDİ

:

Selamün aleyküm Sevgili Okur,
Tadımlık Kitaplar 17. sayısıyla huzurunuzda. Gün gün Ramazan’a yaklaşıyoruz. İçinde
bulunduğumuz günlerde BM’nin beş azgını insanlığa tüm gücüyle abanıyor. Rusya’nın çete
başlığında AB, Amerika, Çin insanlığa meydan okuyor. Birbirlerinden ayrı gibi görünseler de
birbirlerine karşı gibi görünseler de tek dertleri insanlığın kanını emmek. Rabbim bizlere
feraset ve idrak ihsan eylesin.

1. DAVA VE DAVETÇİNİN HATIRALARI, Hasan el-Benna, Türkçesi: M. Beşir
Eryarsoy, Hatıra, İşaret Yayınları, İstanbul 1987.
Dava ve Davetçinin Hatıraları, 1987yılında İşaret Yayınlarınca M. Beşir Eryarsoy Bey
tarafından Türkçe söyleyişiyle yayınlanmış. 1949 yılında şehit edilen Hasan el-Benna’ya
Allah’tan mağfiret dileriz.
Dava ve Davetçinin Hatıraları’nı yayınlanışından bir yıl sonra 1 Ocak 1988 yılında,
Balıkesir’de satın almışım. 1988’de fakültenin son sınıfındaydım. Büyük bir heyecanla
satın alıp iki haftada okumuştum. Üzerinden yaklaşık 34 yıl geçtikten sonra tekrar okuma
gereği duydum ve insanlık tarihin ne kadar birbirine benzediğini tekrar görme imkânı
buldum.
Dava ve Davetçinin Hatıraları, yazarının 1939’a kadarki hayatından kesitler aktarıyor
bize. 1906’da dünyaya gelen Hasan el-Benna hayatının 33 yıllık dönemini anlatıyor
hatıralarında. Müslüman Kardeşler’in kurucusu olan yazar yetişme tarzından yakın
çevresine, yakın çevresinden insanlığa kadar birçok hususa değinmiş. Mısır’da yaşayan
Hasan el-Benna’nın eğitim hayatına ve yetişme şekline değinmekle kalmıyor, ülkesindeki
Müslümanların verdikleri mücadeleleri de anlatıyor.
Kitap iki bölümden oluşuyor. 503 sayfadan oluşan kitabın ilk 273 sayfası birinci bölümü
oluştururken kalan 230 sayfası ikinci bölümü oluşturmaktadır. Yazar Önsöz’ünde daha
önce yazılmış hatıralarının savcılıkça ele geçirilmesi üzerine 1943’te tekrar masaya oturup
hatıralarını yeniden kaleme aldığını anlatıyor. Hatıralarını yazıp yazmama noktasındaki
görüşlerini de Önsöz’de açıklıyor yazar. Hasan el-Benna’yı öncü kişi yapan, onun
çocukluktan itibaren güzel ortamlarda ve güzel kişilerle birlikte bulunmasıdır. Daha
ortaokul yıllarına ait “Ahlak ve Edep Cemiyeti” başlıklı bölümde bu yöndeki anılarına yer
veriyor:
“Bu okulun (er-Reşad Dinî Bilgiler Okulu’nun) öğretmenleri arasında Muhammed
Abdulhâlik Efendi adında matematik öğretmeni vardı. Güzel ahlak ve fazilet sahibi bir
kimseydi. Üçüncü sınıf öğrencilerine kendi aralarında ‘Ahlak ve Edep Cemiyeti’ adını
verecekleri bir okul içi cemiyeti kurmalarını söylemişti. Bu cemiyetin tüzüğünü kendi
eliyle hazırladı ve kendisi de bu cemiyetin murakıplığını üstlendi. Öğrencilere de kendi

aralarından bir yönetim kurulu seçmelerini söyledi. Bu cemiyetin içtüzüğü şu şekilde
özetlenebilirdi: ‘Arkadaşına küfreden bir milim ceza ödeyecek, babaya küfreden iki milim,
anaya küfreden bir kuruş, dine küfreden iki kuruş, başkasıyla kavga eden yine bir kuruş
ceza ödeyecekti. Aynı suçlar yönetim kurulu ve başkanı tarafından işlendiği takdirde, ceza
iki katıyla gerçekleşecekti. Cezasını ödemekten kaçınan olursa cezasını ödeyinceye kadar
arkadaşları onunla ilişkilerini koparacaktı. Bu cezalardan toplanacak para, çeşitli hayır
yollarına harcanacaktı. Kendi aralarında dinî emirlere sımsıkı yapışmak, namazı vaktinde
kılmaya devam etmek, Allah’a, ana-babaya, yaş ve mevki itibarıyla kendilerinden büyük
olanlara karşı itaatkâr olmak üzere birbirlerine tavsiyelerde bulunmak, bütün üyelerin
göreviydi.’
Er-Reşad Dinî Bilgiler Okulu’nda almış olduğum kültür, beni diğer arkadaşlarımdan
ileriye götürmüştü. Bu nedenle Ahlak ve Edep Cemiyetinin idare meclisi seçilmek
istendiğinde, hepsi de bakışlarını bana yöneltmiş ve sonunda bu meclisin başkanlığına
getirilmiştim. Cemiyet, görevini yapıyor, bu arada aykırı hareket etmeleri nedeniyle pek
çok kimseyi de yargılıyordu. Bu tür suç işleyen kimselerden hiç de küçümsenmeyecek bir
miktar para toplanmıştı. Toplanan bu paranın bir kısmı, tayini başka bir şehre çıkan
doktorun Lebib İskender adındaki kardeşine bir hediye almak için harcanmıştı. Doktor
olan ağabeyinin tayini tayini çıktığı için, bizimle öğrenci olan kardeşinin de nakli
yapılmıştı. Toplanan o paraların geri kalan kısmıysa Nil nehrinde boğulmuş, kimsesiz,
nehir sularının okul surları civarına attığı bir ölünün teçhizi için harcanmıştı. Bunun gibi
bir cemiyetin, teorik yirmi dersin vereceğinden çok, ahlâkın oluşmasında rol
oynayacağında hiçbir kuşku olamaz. Okulların ve enstitülerin bu tür cemiyetlere gereken
önemin azamisini vermek, görevleri arasında olmalıdır.”
(Dava ve Davetçinin Hatıraları, s. 13-14)

2. EVRÂK-I LEYÂL, Cenap Şahabettin, şiir, Dergâh Yayınları, İstanbul 2001.
2 Nisan 1871’de Manastır’da dünyaya gelen Cenap Şahabettin, 13 Şubat 1934’te
İstanbul’da vefat eder. Evrâk-ı Leyâl Cenap Şahabettin’in vefatından sonra Ali İhsan
Barlas tarafından kitaplaştırılan şiirlerden oluşmakta. Kendisi ilk dönem şiirlerini 1887’de
“Tamat” adıyla yayımlar. Şiirlerinin dışındaki “Hac Yolunda” ve “Avrupa Mektupları”
seyahat türünde iki kitap. Yazarın “Kör Ebe” adıyla yayımlanmış bir tiyatro eseri ile
yayımlanmamış “Yalan” ve “Küçük Ebe” adlarında iki tiyatro eseri vardır. Bunların
dışında “Evrak-ı Eyyam” adında yayımladığı makalelerden oluşan bir başka kitabı vardır.
“Nesr-i Harb, Nesr-i Sulh ve Tiryâki Sözleri” adıyla bir başka kitabı daha vardır.
İlk baskısı 2001 yılında Dergâh Yayınları’nca yapılan “Evrâk-ı Leyâl” şairin dergilerde ve
evinde bulunan şiirlerin Ali İhsan Barlas tarafından derlenmesiyle oluşmuş. Yalnız Ali
İhsan Barlas da bu çalışmasını 2001’e kadar yayınlatma imkânı bulamamış. Gaye Barlas
ve İnci Enginün’ün özel çalışmalarıyla 2001’de gün yüzüne çıkan Evrâk-ı Leyâl
kütüphaneme 17 Şubat 2002’de girmiş.
Daha önce bazı şiirlerini antoloji kitaplarından okuduğum şairin şiirlerini okuma imkânı
buldum böylece. Belli aralıklarla şiirlerini okuduğum şairin şiir dünyası oldukça canlı ve
renkli. Edebiyatımızda daha çok “Elhân-ı Şitâ” şiiriyle tanınan Cenap Şahabettin’in şiirleri
arasında bence çok önemli bir yeri olan “Rü’yâ-yı Yetim” adlı şiiri üzerine içinde

bulunduğumuz şu günlerde ortaya çıkan savaş tamtamlarını vesile kılarak ve yetimlere can
ü gönülden kol kanat gererek yoğunlaşalım:
Rü’yâ-yı Yetim
Zülfü ziyâlı, gözleri şebnemli bir melek…
Sâkından ayrı düşmüş olan gonca bir çiçek…
Beş, altı yaşlarında güzel huylu bir çocuk
İsterdi bir üvey anadan süslü bir bebek!
Hiddetlenip ricasına bir gün üvey ana
Bir sille vurdu: “Al, dedi işte bebek sana!”
Pür-lerze: “İstemem!” diye haykırdı yavrucak;
Baygın, yıkıldı hâke o tıfl-ı semen-lika!
Gûyâ o sayhayı işitip etti merhamet,
Rüya içinde validesi oldu rû-nümâ;
Baygın yetime verdi şu suretle tesliyet:
“Yavrum; senin gönülcüğün isterdi bir bebek
Gökten getirdi işte bu dem validen sana
Hemşire tenli, valide şehperli bir melek!”
(Evrâk-ı Leyâl, s.185)

3.AKAKUÇİBALAR EFSANESİ, Kazuki Sakuraba, Türkçesi: Melek Kaba
Roman, Pruva Yayınları, Ankara 2022.
Kazuki Sakuraba 26 Temmuz 1971 doğumlu Japon yazar. Yazmayı tutku hâline getiren
Sakuraba Japon Edebiyatının dikkat çeken yazarlarından. Öykü ve roman dalında eserler
veren yazarın Türkçedeki ilk kitabı Pruva Yayınlarınca 2022 yılında yayımlanan
Akakuçibalar Efsanesi. Söz konusu kitap 2006 yılında ilk defa gün ışığına çıkmış.
Romanın çevirmeni Dr. Öğr. Üyesi Melek Kaba, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Eğitimi Bölümü Japon Dili Eğitimi Ana bilim Dalında
görev yapıyor. Güzel çevirisi dolayısıyla teşekkürü hak ediyor çevirmen.
Sakuraba bu romanında Japonya’daki sanayi değişiminin yanı sıra sosyal, kültürel ve
ekonomik değişimin izlerini sürüyor. 19 Şubat 2022’de kütüphaneme giren Akakuçibalar
Efsanesini hemen okumaya başladım ve beş gün içinde bitirdim. Modernleşmeyle birlikte
değişen Japon kültürünü ve insanını tanımanın anahtarı aynı zamanda. Değişim sadece
bizde olmuyor, bütün dünyada olabildiğince hızlı bir şekilde gerçekleştiriliyor tek tip
insan yetiştirme amacıyla. Umarım insanları robotlaştırma, insanlıktan çıkarma
sapkınlığından bir an önce kurtulur dünya.
Roman üç ana bölümden oluşuyor. I. Bölüm Son Efsanelerin Dönemi adını taşıyor. II.
Bölüm Büyüklük ve Boşluk Dönemi. III. Bölümse Katil adını taşıyor. Romanda bir de
kısa bir Son Söz bölümü var.

Buyurun romanın II. Bölümünden tadımlık bir kısma:
“Bu sıralarda Akakuçibalar Demir İşletmesi, bir yandan petrol krizinden kaynaklanan
demir işlerindeki durgunluk, diğer yandansa sanayi atıkları gibi zamanın getirdiği çeşitli
sorunlarla savaşarak kocaman denizde yol alan devasa bir fırkateyn gibi Benimidori
Köyü’nün gökyüzü katındaki tahtında oturmaya devam ediyordu. Platformun
yukarısındaki koca konak eskisi gibi yine ihtişam içindeydi ancak aşağının dünyasında
ilerleyen modernizasyon sayesinde günlük hayata ilişkin dur durak bilmeyen yenilikler
boy gösteriyordu.
Eskiden, Manyō ve kocası Yōji’nin gençlik günlerini geçirdikleri Benimidori Köyü’nde
istasyonun önü çok işlek bir çarşıydı. İstasyondan çıktıktan sonra devam eden kemerli
yolda sabahları sebze ya da balık pazarı kuruluyor, öğle vaktinde yol, müşterilerle tıklım
tıklım doluyordu. Kemerli yolun bittiği yerde restoranlar açılmıştı, Batı ve Çin
restoranlarında bin bir çeşit yemek vardı. Alışveriş merkezlerinin beş katlıları yapılmıştı,
en üst katında öğle yemeği yiyerek manzarayı izlemek çocukların hayallerini süslüyordu.
Ancak demir işlerinin azalmasıyla birlikte istasyonun önündeki birinci sınıf mülklerin
etrafı büyük bir hızla ve ileri derecede ıssızlaşmaya başladı. Genç karı kocalar şehir
merkezi ve platformda yapılan toplu konutlardan çıkarak kırsal alandaki konutlardan,
krediyle bahçeli, müstakil evler almaya başlamışlardı. Öncesinde siyah beyaz televizyon,
buzdolabı ve çamaşır makinası alıp bir toplu konutta yaşayabilmek halktan insanların
hayaliydi ancak kendine ait bahçeli evlerin hayalini kuran genç karı kocalar için toplu
konutlar, eski ve fakirimsi bir şeydi atık. Kırsal alanda yaşayınca demir işletmesinin
atıkları için endişelenmeye de gerek yoktu, işe gidip gelmek için hususi arabaları da
olursa keyiflerine diyecek yoktu.
Bu minval üzere hususi araba kullananların çoğalması ile birlikte istasyonun çevresi
bir anda ıssızlaştı. Videoyu hızlı sarar gibi bir anda, çarşı kül rengini aldı. Pazar da
kurulmaz oldu, kemerli yoldaki dükkânlar birbiri ardınca kapandı. Oğullar babalarının
işyerlerini devam ettirmeyip takım elbise giyen beyaz yakalılardan olmayı tercih ettiler. O
zamanlar insanlar hâlâ, ömür boyu, iş ve emeklilik sonrasında, beyaz gömleklilerin maaş
garantisi altında olmasına güveniyorlardı. Bir ömür boyu ödenecek müstakil evlerin
kredisi için bile pek büyük bir huzursuzluk hissedilmiyordu. Kendi arabası olanlar
kabilesi, şehir merkezlerinin dışında kurulan büyük otoparklı kocaman süpermarketleri
kullanmaya başladı. Merkezleri şehir içinde bulunan kuruluşlar, taşrada art arda
şubelerini kurmaya başladı. Tüm ülkenin neresine giderseniz gidin, benzer mağazalara,
birbirinin aynısı gibi duran insanlar geliyor, aynı ürünleri satın alıyorlardı. İşte böyle bir
zamanın başlangıcıydı. Taşra kentlerindeki tüketicilerin harcadığı paralar şehir
merkezindeki kuruluşlara su gibi akıyordu.
Derken, kendi arabası olanlar kabilesi şehrin dışına doğru ortadan kayboldu ve
istasyonun çevresi ıssızlaşabildiği kadar ıssızlaştı. Geriye kalansa kül rengi, terk edilmiş
binalardı. Gökyüzü katı olan Akakuçibalar konağında günler yine eskisi gibi geçiyordu,
fakat aşağıdaki Benimidori Köyü’nde zaman kocaman bir dalga gibi akıyor, değişim
kapıya dayanıyordu.”
(Akakuçibalar Efsanesi, s. 157-159)

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar