Bizimle İletişime Geçin

Kitap

Tadımlık Kitaplar-5 2021 Mart

“Kanarya”dan, s. 187.

“Sabun ustası diye anılıyordu. Fakat ona, ‘sabun sanatçısı’ ya da ‘sabun artisti’ demek daha doğru olurdu. Sabahtan akşama dek sabun kazanlarının karşısında kan ter içinde kalır, uğraşır, çabalardı. Eşi dostu ona, ‘Bu senin hayatın da hayat mı ki?’ derlerdi. O, ne ne karşılık vereceğini bilemez, yüzlerine ahmak ahmak bakakalırdı. Onun hayatı sabun yapmaktı. Mutluluğu ve ödülü de yaptığı sabunlardı.”

EKLENDİ

:

1.“AKDENİZ”, Panait İstrati, (Çeviren: Yaşar Nabi Nayır), Roman, Varlık Yayınları, İstanbul 1977.

“Hamlet’in Müellifi Kimdir?”den, s. 137.

“Allah’ım, dostluktan mahrum olana hayat ne çekilmez şey! Bir dostluk, isterse en pestenkeranisinden olsun! Talih bizi birçok dost sevgilerine mazhar edince nankörlük ederiz, gururumuzun icaplarını keşfedemeyen müşfik kalbi yaralamak için elimizden geleni yaparız. Fakat talih bir an için bizden yüz çevirip bizi özseverliğimize terk etmeyegörsün, hemen, bütün sevdiklerini alıp götüren bir felâketin ertesinde harabeler arasında avâre dolaşan öksüzler gibi sefil ve perişan kalırız. İstisnasız hepimiz böyleyizdir. Bizi yaşatan kendimiz için beslediğimiz değil başkalarına, hatta nefret ettiğimiz insanlara karşı duyduğumuz sevgidir.”

2.“GENÇLİK DENİZLERİNDE”, Halikarnas Balıkçısı, Öykü, Bilgi Yayınları, Ankara 2003.

“Kanarya”dan, s. 187.

“Sabun ustası diye anılıyordu. Fakat ona, ‘sabun sanatçısı’ ya da ‘sabun artisti’ demek daha doğru olurdu. Sabahtan akşama dek sabun kazanlarının karşısında kan ter içinde kalır, uğraşır, çabalardı. Eşi dostu ona, ‘Bu senin hayatın da hayat mı ki?’ derlerdi. O, ne ne karşılık vereceğini bilemez, yüzlerine ahmak ahmak bakakalırdı. Onun hayatı sabun yapmaktı. Mutluluğu ve ödülü de yaptığı sabunlardı.”

3.“DORU ÖZLEM”, Alâaddin Soykan, Şiir, Akabe Yayınları, İstanbul 1985.

“Dua”dan, s. 23.

“Yerli yerinde mihengi bir güzel ustaca kullanan

Giz sarraf kıl beni Rabb’im

Güneş Nebi’nin izinde öyle canhıraş ay aydın

– Haydin! Demeye o çok ulvi ve o hor yola

Muvazzaf kıl beni Rabb’im”

4.“YAZININ DÜŞÜŞÜ”, Abdurrahim Karadeniz, Deneme, Pruva Yayınları, Ankara 2021.

“Üslup”tan, s. 41.

“Oscar Wilde, Yunus Emre’nin sözün beyan tarzına dair ‘Söz ola kese savaşı/Söz ola bitire başı/Söz ola ağulu aşı/Bal ile yağ ede biz söz’ dizeleriyle vurguladığını yineler gibi ‘Ölüm kalım meselelerinde dirimsel olan samimiyet değil, üsluptur.’ diyor. Elias Canetti’yse ‘Size, insanın dile neler borçlu olduğunu anlatmaya kalkmak hem bir haddini bilmezlik hem de gereksiz bir şey olur.’ diyerek mevzuyu noktalıyor. Canetti’nin uyarısını hatırda tutarak Yunus’la Wilde’ın vurguladığı mühim ayrıntıyı kavramaya çalışmakta yarar var. Zira Edebiyat Lügati’nde Tahir-ül-Mevlevi, ‘Tarz-ı beyân demektir.’ diyerek üslûbu tanımlıyor. ‘Tarz-ı beyân’ın yani ‘bildirme biçimi’nin bu denli önemsenmesi kuşkusuz yersiz değil.”

5. “İSTANBUL HATIRALAR VE ŞEHİR”, Orhan Pamuk, Hatıra, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2017.

“Din”den, s. 171-172.

“Bana, sanki yoksul oldukları için ikide bir Allah’ın adını anıyorlar gibi gelirdi. Ev içinde, birisinin dindar oluşundan, günde beş vakit namaz kılışından tıpkı bir başkasının köyden yeni gelmiş olmasına şaşar gibi yarı hayret yarı küçümsemeyle bahsediliş biçiminden bunun tersi bir sonucu da çıkarmam pekala mümkündü: Belki de Allah’a o kadar inandıkları için yoksul kalmışlardı. (…)

Apartmanda bizim aileden hiç kimseyi ne namaz kılarken gördüm, ne oruç tutarken, ne de bir dua mırıldanırken. Bu bakımdan, bizimkiler dinden iyice uzaklaşmış ama onunla son bir hesaplaşmaya girişmekten de korkmuş Fransız burjuvaları gibi yaşıyorlardı.

Bir çeşit ilkesizlik, siniklik, ya da imansızlık gibi gözükebilecek bu inanç boşluğuna Atatürkçü Cumhuriyet’in laik heyecanı, tam tersi bir hareketle bir modernlik ve Batılılaşma heyecanı görüntüsü verdiği için, bu manevi tembellik gerekli zamanlarda gururla öne çıkarılan bir ‘idealizm’ aleviyle şöyle bir parıldayıp sönerdi. Ama aile içindeki manevi manzara, dinin yerini derin hiçbir şey almadığı için, eski ahşap konaklar kalpsizlikle yakılıp yıkıldıktan sonra geriye kalan kırık döküklerle ve eğreltiotlarıyla kaplı hüzünlü arsalar gibi boştu.

Bu boşluğu ve benim merakımı (bütün bu camiler öyleyse neden yapılmıştı) evdeki hizmetçilerin inanç ve alışkanlıkları doldurdu.”

6.“DEVLET ANA”, Kemal Tahir, roman, İthaki Yayınları, İstanbul 2013.

“Dost Çelmesi-1”den, s. 213.

“Evin köşesini, omzunda sazıyla gezgin ozan Âşık Yunus Emre döndü. Kaplan Çavuş, çocukluk arkadaşı, kan kardeşi Yunus Emre ozanı görmesiyle ellerini dizlerine vurarak çırpınmaya başladı.

– Bre aman… Ozanım Yunuuuus! Bre bugün ne mutlu gün!.. Bre bu saat, nasıl bir eşref saat! Bu kez gezginliğin uzadı, sefil Yunus, nereleri fırlandın dolandın bunca yıl, sonucu nerden koptun geldin?

Yunus Emre, Kaplan Çavuş’u sevgiyle kucakladı, ellerini bırakmadan Dede Korkut ağzıyla şakalaştı:

– Ağır adlı kentlerden geçtim geldim, kervan aşmaz dağları aştım geldim. Taşkın akan deli suları teptim geldim. ‘Belleri duman bastı, dereleri kar kapladı, yollar kitlendi. Tilkiler izleri, arılar koğanları yitirdi’ demedim. Sılayı doğruladım, dostu özledim. Sürdüm çıktım, yettim buldum!”

7.“GÜLİSTAN TERCÜMESİ Giriş-İnceleme-Metin-Sözlük”, Mahmûd b. Kadî-i Manyâs, Hazırlayan: Doç. Dr. Mustafa Özkan, hikmet: şiirden düzyazıya çeviri, TDK Yayınları, Ankara 1993.

(NOT: Gülistan, Salgurlu hânedanından Ebû Bekir b. Sa‘d b. Zengî adına 656’da (1258) Sadi-i Şirazi tarafından manzum şekilde Farsça kaleme alınmıştır. Sa’di eserde Farsça ve Arapça şiirler yanında âyet, hadis ve atasözlerine de yer vermiştir. Yazıldığı tarihten itibaren büyük rağbet gören Gülistân’ın dünya kütüphanelerinde binlerce yazma nüshası bulunmaktadır. Gülistân ilk defa 793’te (1391) Seyf-i Sarâyî tarafından Kıpçak Türkçesi’ne çevrilmiştir. Gülistân’ın İsbîcâbî adlı bir kişi tarafından Çağatay Türkçesi’ne yapılan çevirisi 800 (1397-98) yılında tamamlanmıştır. Eseri ilk defa Mahmûd b. Kādî-i Manyas (haz. Mustafa Özkan), 1430 yılında düzyazı şeklinde Anadolu Türkçesine çevirerek Osmanlı padişahı II. Murad’a sunmuştur.)

“Gülistan Tercümesi”nden, s. 138-139.

Hikâyet: “Şeyh Sadi -rahimehullah- eydür (söyler): Dımışk’ta Yahya Peygamber -aleyhisselatü vesselam- türbesinde mutekif olmuştum (itikafa girmiştim). Arap beylerinden bir bey ki insafsızlığıyla meşhur olmuştu, ziyarete geldi. Namaz kıldı, dua diledi (etti) ve döndü bana eyitti (söyledi). ‘Himmetini bize yoldaş eyle ki kavi (zorlu) düşmanım vardır.’ Ben eyittim (söyledim). ‘Zayıf raiyyetlere (halka) merhamet eyle ki kavi (zorlu)  düşmandan emin olasın.’

Beyit: Âdem oğlanı(nın) mecmu (hepsi) birbirinin azasıdır ki yaratılmakta dükeli (hepsi) bir cevherdendir. Sen ki halkın mihnetinden (sıkıntısından) derdin yoktur, olmasın ki senin âdemî diye adın(ı) koyalar.

Hikâyet: Bağdat’ta bir derviş müstecabü’d-dava (duası kabul olunmuş) idi. Haccac bin Yusuf ol (o) dervişe eyitti (söyledi): ‘Bana bir hayır dua kıl.’ Derviş eyitti (söyledi): ‘Ey Hudâ’ya! Tez zamanda bunun canın(ı) algıl (al)!’ Haccac eyitti (söyledi): ‘Billahi bu ne duadır?’ Derviş eyitti (söyledi): ‘Bu dua hayır duadır, sana ve Müslümanlara.’

Beyit: ‘Ey zeber-dest (eli güçlü)! Eli alçağı (güçsüzü) incitirsin. Bu pazar niceye değin germ ola (devam edecek) dersin? Ne işine gerek padişahlık ki öldüğün yeğdir âdem incittiğinden.’

Çok Okunanlar