Bizimle İletişime Geçin

Kitap

Tadımlık Kitaplar-5 2021 Mart

“Kanarya”dan, s. 187.

“Sabun ustası diye anılıyordu. Fakat ona, ‘sabun sanatçısı’ ya da ‘sabun artisti’ demek daha doğru olurdu. Sabahtan akşama dek sabun kazanlarının karşısında kan ter içinde kalır, uğraşır, çabalardı. Eşi dostu ona, ‘Bu senin hayatın da hayat mı ki?’ derlerdi. O, ne ne karşılık vereceğini bilemez, yüzlerine ahmak ahmak bakakalırdı. Onun hayatı sabun yapmaktı. Mutluluğu ve ödülü de yaptığı sabunlardı.”

EKLENDİ

:

1.“AKDENİZ”, Panait İstrati, (Çeviren: Yaşar Nabi Nayır), Roman, Varlık Yayınları, İstanbul 1977.

“Hamlet’in Müellifi Kimdir?”den, s. 137.

“Allah’ım, dostluktan mahrum olana hayat ne çekilmez şey! Bir dostluk, isterse en pestenkeranisinden olsun! Talih bizi birçok dost sevgilerine mazhar edince nankörlük ederiz, gururumuzun icaplarını keşfedemeyen müşfik kalbi yaralamak için elimizden geleni yaparız. Fakat talih bir an için bizden yüz çevirip bizi özseverliğimize terk etmeyegörsün, hemen, bütün sevdiklerini alıp götüren bir felâketin ertesinde harabeler arasında avâre dolaşan öksüzler gibi sefil ve perişan kalırız. İstisnasız hepimiz böyleyizdir. Bizi yaşatan kendimiz için beslediğimiz değil başkalarına, hatta nefret ettiğimiz insanlara karşı duyduğumuz sevgidir.”

2.“GENÇLİK DENİZLERİNDE”, Halikarnas Balıkçısı, Öykü, Bilgi Yayınları, Ankara 2003.

“Kanarya”dan, s. 187.

“Sabun ustası diye anılıyordu. Fakat ona, ‘sabun sanatçısı’ ya da ‘sabun artisti’ demek daha doğru olurdu. Sabahtan akşama dek sabun kazanlarının karşısında kan ter içinde kalır, uğraşır, çabalardı. Eşi dostu ona, ‘Bu senin hayatın da hayat mı ki?’ derlerdi. O, ne ne karşılık vereceğini bilemez, yüzlerine ahmak ahmak bakakalırdı. Onun hayatı sabun yapmaktı. Mutluluğu ve ödülü de yaptığı sabunlardı.”

3.“DORU ÖZLEM”, Alâaddin Soykan, Şiir, Akabe Yayınları, İstanbul 1985.

“Dua”dan, s. 23.

“Yerli yerinde mihengi bir güzel ustaca kullanan

Giz sarraf kıl beni Rabb’im

Güneş Nebi’nin izinde öyle canhıraş ay aydın

– Haydin! Demeye o çok ulvi ve o hor yola

Muvazzaf kıl beni Rabb’im”

4.“YAZININ DÜŞÜŞÜ”, Abdurrahim Karadeniz, Deneme, Pruva Yayınları, Ankara 2021.

“Üslup”tan, s. 41.

“Oscar Wilde, Yunus Emre’nin sözün beyan tarzına dair ‘Söz ola kese savaşı/Söz ola bitire başı/Söz ola ağulu aşı/Bal ile yağ ede biz söz’ dizeleriyle vurguladığını yineler gibi ‘Ölüm kalım meselelerinde dirimsel olan samimiyet değil, üsluptur.’ diyor. Elias Canetti’yse ‘Size, insanın dile neler borçlu olduğunu anlatmaya kalkmak hem bir haddini bilmezlik hem de gereksiz bir şey olur.’ diyerek mevzuyu noktalıyor. Canetti’nin uyarısını hatırda tutarak Yunus’la Wilde’ın vurguladığı mühim ayrıntıyı kavramaya çalışmakta yarar var. Zira Edebiyat Lügati’nde Tahir-ül-Mevlevi, ‘Tarz-ı beyân demektir.’ diyerek üslûbu tanımlıyor. ‘Tarz-ı beyân’ın yani ‘bildirme biçimi’nin bu denli önemsenmesi kuşkusuz yersiz değil.”

5. “İSTANBUL HATIRALAR VE ŞEHİR”, Orhan Pamuk, Hatıra, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2017.

“Din”den, s. 171-172.

“Bana, sanki yoksul oldukları için ikide bir Allah’ın adını anıyorlar gibi gelirdi. Ev içinde, birisinin dindar oluşundan, günde beş vakit namaz kılışından tıpkı bir başkasının köyden yeni gelmiş olmasına şaşar gibi yarı hayret yarı küçümsemeyle bahsediliş biçiminden bunun tersi bir sonucu da çıkarmam pekala mümkündü: Belki de Allah’a o kadar inandıkları için yoksul kalmışlardı. (…)

Apartmanda bizim aileden hiç kimseyi ne namaz kılarken gördüm, ne oruç tutarken, ne de bir dua mırıldanırken. Bu bakımdan, bizimkiler dinden iyice uzaklaşmış ama onunla son bir hesaplaşmaya girişmekten de korkmuş Fransız burjuvaları gibi yaşıyorlardı.

Bir çeşit ilkesizlik, siniklik, ya da imansızlık gibi gözükebilecek bu inanç boşluğuna Atatürkçü Cumhuriyet’in laik heyecanı, tam tersi bir hareketle bir modernlik ve Batılılaşma heyecanı görüntüsü verdiği için, bu manevi tembellik gerekli zamanlarda gururla öne çıkarılan bir ‘idealizm’ aleviyle şöyle bir parıldayıp sönerdi. Ama aile içindeki manevi manzara, dinin yerini derin hiçbir şey almadığı için, eski ahşap konaklar kalpsizlikle yakılıp yıkıldıktan sonra geriye kalan kırık döküklerle ve eğreltiotlarıyla kaplı hüzünlü arsalar gibi boştu.

Bu boşluğu ve benim merakımı (bütün bu camiler öyleyse neden yapılmıştı) evdeki hizmetçilerin inanç ve alışkanlıkları doldurdu.”

6.“DEVLET ANA”, Kemal Tahir, roman, İthaki Yayınları, İstanbul 2013.

“Dost Çelmesi-1”den, s. 213.

“Evin köşesini, omzunda sazıyla gezgin ozan Âşık Yunus Emre döndü. Kaplan Çavuş, çocukluk arkadaşı, kan kardeşi Yunus Emre ozanı görmesiyle ellerini dizlerine vurarak çırpınmaya başladı.

– Bre aman… Ozanım Yunuuuus! Bre bugün ne mutlu gün!.. Bre bu saat, nasıl bir eşref saat! Bu kez gezginliğin uzadı, sefil Yunus, nereleri fırlandın dolandın bunca yıl, sonucu nerden koptun geldin?

Yunus Emre, Kaplan Çavuş’u sevgiyle kucakladı, ellerini bırakmadan Dede Korkut ağzıyla şakalaştı:

– Ağır adlı kentlerden geçtim geldim, kervan aşmaz dağları aştım geldim. Taşkın akan deli suları teptim geldim. ‘Belleri duman bastı, dereleri kar kapladı, yollar kitlendi. Tilkiler izleri, arılar koğanları yitirdi’ demedim. Sılayı doğruladım, dostu özledim. Sürdüm çıktım, yettim buldum!”

7.“GÜLİSTAN TERCÜMESİ Giriş-İnceleme-Metin-Sözlük”, Mahmûd b. Kadî-i Manyâs, Hazırlayan: Doç. Dr. Mustafa Özkan, hikmet: şiirden düzyazıya çeviri, TDK Yayınları, Ankara 1993.

(NOT: Gülistan, Salgurlu hânedanından Ebû Bekir b. Sa‘d b. Zengî adına 656’da (1258) Sadi-i Şirazi tarafından manzum şekilde Farsça kaleme alınmıştır. Sa’di eserde Farsça ve Arapça şiirler yanında âyet, hadis ve atasözlerine de yer vermiştir. Yazıldığı tarihten itibaren büyük rağbet gören Gülistân’ın dünya kütüphanelerinde binlerce yazma nüshası bulunmaktadır. Gülistân ilk defa 793’te (1391) Seyf-i Sarâyî tarafından Kıpçak Türkçesi’ne çevrilmiştir. Gülistân’ın İsbîcâbî adlı bir kişi tarafından Çağatay Türkçesi’ne yapılan çevirisi 800 (1397-98) yılında tamamlanmıştır. Eseri ilk defa Mahmûd b. Kādî-i Manyas (haz. Mustafa Özkan), 1430 yılında düzyazı şeklinde Anadolu Türkçesine çevirerek Osmanlı padişahı II. Murad’a sunmuştur.)

“Gülistan Tercümesi”nden, s. 138-139.

Hikâyet: “Şeyh Sadi -rahimehullah- eydür (söyler): Dımışk’ta Yahya Peygamber -aleyhisselatü vesselam- türbesinde mutekif olmuştum (itikafa girmiştim). Arap beylerinden bir bey ki insafsızlığıyla meşhur olmuştu, ziyarete geldi. Namaz kıldı, dua diledi (etti) ve döndü bana eyitti (söyledi). ‘Himmetini bize yoldaş eyle ki kavi (zorlu) düşmanım vardır.’ Ben eyittim (söyledim). ‘Zayıf raiyyetlere (halka) merhamet eyle ki kavi (zorlu)  düşmandan emin olasın.’

Beyit: Âdem oğlanı(nın) mecmu (hepsi) birbirinin azasıdır ki yaratılmakta dükeli (hepsi) bir cevherdendir. Sen ki halkın mihnetinden (sıkıntısından) derdin yoktur, olmasın ki senin âdemî diye adın(ı) koyalar.

Hikâyet: Bağdat’ta bir derviş müstecabü’d-dava (duası kabul olunmuş) idi. Haccac bin Yusuf ol (o) dervişe eyitti (söyledi): ‘Bana bir hayır dua kıl.’ Derviş eyitti (söyledi): ‘Ey Hudâ’ya! Tez zamanda bunun canın(ı) algıl (al)!’ Haccac eyitti (söyledi): ‘Billahi bu ne duadır?’ Derviş eyitti (söyledi): ‘Bu dua hayır duadır, sana ve Müslümanlara.’

Beyit: ‘Ey zeber-dest (eli güçlü)! Eli alçağı (güçsüzü) incitirsin. Bu pazar niceye değin germ ola (devam edecek) dersin? Ne işine gerek padişahlık ki öldüğün yeğdir âdem incittiğinden.’

Kitap

M. Kayahan Özgül’den Sekmeler

Bazı kitaplar çıkmadan evvel okurun zihninde tasarlanıyor. Bir icadı görünce; “…ben daha evvel düşünmüştüm bunu.” der bazıları. İşte aynen öyle ben de M. Kayahan Özgül Hoca’nın “Seke Seke Ben Geldim” serisini görünce öyle dedim. Yanlış anlaşılmasın böylesi bir kitabı ben yazacağım diye tasarlamış değilim. “Bu muhtevaya sahip kitaplar bulsam da okusak.” dedim. Çünkü benzerlerini görmüş ve pek sevmiş idim.

EKLENDİ

:

Bazı kitaplar çıkmadan evvel okurun zihninde tasarlanıyor. Bir icadı görünce; “…ben daha evvel düşünmüştüm bunu.” der bazıları. İşte aynen öyle ben de M. Kayahan Özgül Hoca’nın “Seke Seke Ben Geldim” serisini görünce öyle dedim. Yanlış anlaşılmasın böylesi bir kitabı ben yazacağım diye tasarlamış değilim. “Bu muhtevaya sahip kitaplar bulsam da okusak.” dedim. Çünkü benzerlerini görmüş ve pek sevmiş idim.

Sekmeye başlarken şunları söylemiş Kayahan Hoca; “…edebiyat gibi pek çok kişiye gülünç ve boş gelecek bir alanda kafa yormak, mesai harcamak için büyük bir iştiha duyuyor ve tatmini için hayatımın büyük kısmını ayırıyorum.”

Tam burada aklıma Rıdvan geliyor. Eski futbolcu ve şimdilerde yorumcu Rıdvan. Maçlardan sonra yorum yapmasını her seyrettiğimde aklıma gelir; yahu bu adam futbol gibi boş beleş bir meseleyi nasıl da iştahla yorumluyor. Ve mesela, “herkes işine baksın top peşinde koşmayı bırakın.” demiyor. Aksine hırsla, iştahla futbola sarılıyor. Futbol bile böyle yorumlanıyorsa edebiyatla uğraşmak nasıl boş gelebilir. Diyeceğim o ki Kayahan Hocam kendine haksızlık etmesin. Edebiyata boş uğraşı demek cahil kısmına mahsus bir rezilliktir.

Hoca’nın kendini eleştirisi bitmiyor ve kısa yazamadığından, makale diye başladığı pek çok çalışmanın kitap hacmine ulaştığından dertlidir. “Hoca ne yazsa biz okuruz.” diyenler olabilir ama Hoca’nın birikmiş malzemesi artık yaza yaza içinden çıkılacak hali çoktan geçmiş. “…yavaş yavaş içine gömülmeye başladığım ve neticede beni de yutacağından korktuğum malzeme yığınımı daha kestirme bir yoldan eritmeye çalışacağım.” diyen Hoca en doğru metodun fragmanlar şeklinde yazmak olduğunu söylüyor.

İşte ben de işin bu kısmına vurgunum. Fragmanlar şeklinde yazılmış her şey pek hoşuma gider. Derinlemesine okumadan evvel tadına bakmak ve ağzım sardı, tadını sevdiysem ileri okumalar yapmak bana göre pek verimli bir çalışma usulüdür. Zaten Hoca da şöyle der, “Baudrillard fragmanı kırık aynaya benzetmekle haklı; onda, yazmak istediğiniz konunun tamam endamını gösteremezsiniz. Kısa notlarla okuru haberdar eder, dikkatini tetikler, merakını depreştirir, ucundan koklatır ve çekersiniz.”

“Bu malzemeler neymiş?” derseniz;  nadir belge, okuma notu, geliştirilmemiş ham bir düşünce, hatıralar, zamanında verilmemiş soğumaya bırakılmış cevaplar…bütün bu malzeme kitap boyunca etrafınızda uçuşuyor hangisi ilginizi çekerse onun peşinden kanatlanmak serbest.

Kitabın kapağı maksada hizmet ediyor tamam ama Kayahan Hoca’nın fotoğrafı ve minicik yazılmış özgeçmişi olmamış. Ne olurdu Hoca’nın fotoğrafı daha büyük ve özgeçmişi daha ayrıntılı olsaydı. Böyle olması kimin tercihi acaba?

Kitabı okurken not almaya çabalamıyorum. Not almaya başlarsam Hoca’yı yutma tehlikesi olan malzemenin beni de yutmasından endişe ediyorum. Ben bilgi kırıntılarına değil de bu yazıları okuyup unuttuktan sonra bende bırakacağı tortuya talibim. Çünkü okumak bence bir bulut inşa etmek gibi. Bilgi, his, hayal, rüya ve türlü malzemeden müteşekkil bir bulut inşa ediyorsunuz okuyarak. Sonra o bulut gideceği yeri biliyor. Bazen yoğunlaşarak yaşamaya devam ediyor bazen seyrekleşiyor. Üst üste birikmiş bulutlar ne vakit yağmur olur ve nereye yağar meçhul.

Sekmeler’i kaleme aldığı için Hoca’ya müteşekkirim. Tam benlik bir çalışma olmuş. Ben keyifle okumaya devam edeceğim. Size de güzel bir eser tavsiye etmenin bahtiyarlığı içindeyim vesselam

Okumaya Devam Et...

Kitap

Tadımlık Kitaplar 2021 Nisan

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

EKLENDİ

:

1. “KUTADGU BİLİG”, Yusuf Has Hacip, (Çeviren: Ayşegül Çakan), Şiir, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2018.

Hakanın Aytoldı’ya cevabı’ndan (s. 85) 872-883. beyitler

“Hakan dedi: İyi iki türlüdür

Bunlardan biri doğrudan iyilik yolunu tutandır

 

Biri anadan doğma iyidir

Bak iyi olup doğru yolda yürür

 

Bir diğerinin iyiliği ödünçtür

Kötüye katılırsa kötülük yapar

 

Kötü de iki türlüdür yine

İkisi de aynı ayarda sanma

 

Doğuştan kötüdür bunlardan biri

Bu insan ölmeyince arınmaz kiri

 

Diğeri öykünerek kötü olur

Arkadaşı iyiyse iyi olur

 

Doğuştan iyiden hep iyilik gelir

Dünya halkı ondan faydalanır

 

Doğuştan kötünün yoktur ilacı

Dünyaya beladır, halka acı

 

Buna benzer bir Türkçe atasözü var

Dinle, anla ve bunu özüne al

 

İyilik ana sütüyle gelirse insana

O insan ölünceye kadar yolundan dönmez

 

Yaradılıştan gelen davranış

Ölüm bozmadıkça bozulmazmış

 

Ana karnında oluşan yaradılış

Kara yer altında biter artık”

2.“GÜN OLUR ASRA BEDEL”, Cengiz Aytmatov, (Çeviren: Refik Özdek), Roman, Ötüken Yayınları, İstanbul 1991. 

XII. bölümden (s. 391)

“Yelizarov ona iri iri elâ gözleriyle şöyle bir baktı, bir anda ciddileşti ama hemen ardından, gülümseyerek, yüzünde tatlı kırışıklıklar oluşturdu.

Bu bahar başka bahar, söylediğim o coşku başka coşkudur Yedigey. Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de hayata anlam kazandırır ve insan yaşamak ister. Senin de başına gelmedi mi? İnsan hastalanır ve sonra iyileşir, iyileşince hayatın değerini daha iyi anlar, ondan yeni bir tad alır.”

3 .“SESSİZ GÜRÜLTÜ”, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Şiir, Yağmur Yayınları, İstanbul 1962.

Bu Ev’den (s. 34)

“Eve misafirin hepsi bir gelse,

Bilirdim bunların her biri kimdi,

Tanırdım kapıya bir fakir gelse,

Görürdüm çatıdan geçse bir kedi.

Bilsen yüreğime nasıl inerdi!

Ben yaşta bir erkek misafir gelse.”

4. “SİLİK FOTOĞRAFLAR”, Orhan Okay, Hatıra, Ötüken Yayınları, İstanbul 2001.

Kazan Türklerinden Bir Veli’den (s. 57)

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

5.“MUHTEMEL MENKIBELER”, Mehmet Harmancı, Öykü, Hece Yayınları, Ankara 2010.

Biz de Ali’yi Severiz Hem de Nasıl (s. 37)

Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?  (Türkü)

  • Abi baksana telefona!
  • Niye?
  • Çalıyor işte!
  • İyi de kırk yıldır çalar hiç bakmadım ki!
  • Niye bağlattın o zaman?
  • Ali ararsa diye…
  • Eee, Hz. Ali arıyorsa hadi? Niye açmıyorsun?
  • Kafan iyi mi senin! Hz. Ali telefon açar mı yahu? Cahil zamanımızdı öyle sanmıştık. Telefon bağlatmıştık.
  • Öyle ise kapattır hattı, hepimiz kurtulalım…
  • Ali’nin hürmetine açtırılanı kimin haddine kapattırmak! Hem onun her çalışında ben, Hz. Ali’nin Hayber kapısını omuzladığında kapının tokmağının çıkardığı şıngırtıyı duyuyorum                                                                                                                                                                                                                                                6“AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK” Ahmet Sezgin, Deneme, Etüt Yayınları, Samsun 2017.
  • Edep Yahu’dan (s. 80)

                “Aşkı gönlüne nakış nakış ören, kâinat kitabını Yaradan’ın adıyla aşkla okuyan, nurlu bir şafak vakti doya doya ağlayan, vahyin ebedi soluğuyla yürek devletini kuran, gönül fatihi olup yürekleri fetheden, Hz. Davut gibi âleme hoş seda salan, günahları sebebiyle Allah’tan ve kullarından utanan, kalem ve kelamı, oturup kalkması, yürümesi, giyim kuşamı, gülüp ağlamasıyla edep timsali olan gönül erlerini, edep kahramanlarını ne kadar da çok özlüyoruz.

    İhlas teknesi delindi, hayâ semaya çekildi. Şafak kızardı hayâdan, edep toz duman oldu. Kıymetlerin kıymetini bilemedik. Edebin yokluğu hayatımızda ve ruhumuzda derin bir yara oldu.

    Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?”

    7. “OSMANCIK”, Tarık Buğra, Ötüken Yayınları, Roman, İstanbul 2004.

  • Dördüncü Bölüm’den (s. 267-268)

    “Zaman Osman Beği umursamadan akıp gitmekte ama Osman Bey de zamanı umursamamaktadır. Bu hızlı akış onu tedirginleştirmiyor, telaşlandırmıyor, sabırsızlandırmıyor, korkutmuyor ve öfkelendirmiyor. Çoktan çözmüştür büyüyü o. Şu koskoca yuvarlağın, dünyanın, kime, ne için ve nasıl küçüleceğini çoktan anlamıştır.

    (…)

    Her savaşı zaferle sonuçlanmakta ve Osman Beğ her zaferden sonra, teslim olan kalelere haklar, ihsanlar, adalet yağdırmakta; buna karşılık direnip savaşanları yendikten sonra, kahr etmekte; köylerini, kentlerini yağmalattırmaktadır.

    En kesin buyruğu ırza ve kadınlarla yaşlıların ve kılıç kullanmayanların kılına dokunulmamasıdır. Yağma dışı mal ve tutsak edinenlere karşı acımasızdır.”

Okumaya Devam Et...

Kitap

Üşüyen Eller Divanı / Said Yavuz

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim. Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.” Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun: “Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı/ Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması/ Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah/ Sarar nefeste açan yaraları/ Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

EKLENDİ

:

Çok uzaklardan, Afrika’dan dizeleriyle, şiirleriyle, gönlüyle bizi selamlayan şairin, Said Yavuz’un Divan’ı geldi huzurlarımıza: “Üşüyen Eller Divanı.” Muhit Kitap’tan taptaze bir şiir kitabı. Aynı yolda yürüdüğü, bir neslin, şairlerin, kalbi güzellerin, sözü yormayanların ağabeyi İbrahim Tenekeci’nin desteği ve genel yayın yönetmenliği ile yayımlanmış bir kitap. Özellikle şiirin muhatabını bulması çok önemlidir. Evet, hep nasiptir! Üşüyen Eller Divanı’nı aldığımız gibi Boğaz’ın serin sularına dayayıp sırtımızı, ısındık biraz. Okudukça…

Yüzümün Çocukluğu ve Yürüyüş Atlası’ndan sonra Said Yavuz’un üçüncü şiir kitabı, “Üşüyen Eller Divanı.” Hani İsmet Özel “Dünyaya alışan şiir yazamaz.” diyor ya hep düşünmüşümdür, dünyaya alışıp şiir mi yazmayalım diye. Alışmak mümkün mü?… Şiir, ruhumuzdur, ruhu besler ve ruhumuz, ölümsüz. Dünya ise fani ve bu durumda dünyaya alışmamak daha kârlı bir yatırım olacak hiç şüphesiz. Tarafımız belli!

Şeyh Galip’in, Galata Mevlevihanesi ve Hamuşan’ın yeri ayrıdır Said Yavuz’da. “Hiç aşkdan özge şey reva mı / Sarf etmeye gevher-i kelamı”. Şeyh Galip’ten destur alarak başlamış şiirlerine. Diyebilirim ki bütün şiirlere yine Tekke kokusu sinmiş, besmele ile.  Yine hem dua şiirleri hem amin.

“Bir duadır ettiğim, oh istedim şükür / Sensin veren bu istemem de senin.” Şair gibi istemek, dizelerle hem dua hem amin. “Melek ıslatan o yağmur için amin.” Yalvarış olmuş, hiçlik olmuş, yerden göğe hep temennalar yükselmiş dize dize.

“İlahi, tattır bana istemenin lezzetini… /o de Allah’ım senin olayım / İyi gelecek şiirlerim olsun soğuk algınlığına / Üşümüş kalplere bir çıra”. İstemenin lezzetini tatmak… Üşüyen kalplere çıra olacak şiirler bırakmak…  Ben mi söylüyorum bütün bunları, şair mi? Gönül kulağıyla görmeli. Gönül gözüyle işitmeli. Belki de erik dalına çıkıp üzüm yemek gibi.

Şair Said Yavuz bir şiirinde “Bir bahçedir şiir, herkese açılır kapıları” diyor. Şiir, kapıları herkese açılan bir bahçe ise…  Yalnız o bahçeye girmek için adım atmak gerekmez mi? Kapıyı açmak için ellerimizi uzatmamız gerekmiyor mu? Ellerimizin üşümesi…  İnşirah’ı hatırlattı ayrıca bana “Üşüyen Eller Divanı.” Üşüyen eller için de muhakkak bir sıcaklık vardır, mısra mısra.

Üstad Sezai Karakoç “Zenginlik ve rahat şairin düşmanıdır.” diyordu. Fakir sofrasına oturan şiirlerdi zaten Said Yavuz’un şiirleri ve son şiirleri, tamamen kırklara karışmaya başlamış tabiri caizse. Kırklı yaşlarını yaşamaya başlayan şair, yüzünün çocukluğunu kendine yoldaş edinmiş maskesiz, mesafesiz, soluk soluğa ümmet adına yaşamaya, koşmaya devam ediyor. Yazmak değil sadece bu, dolu dolu yaşamakla birlikte dolu dolu yazmak. Dolu dolu yazmak dediğimizde aklınıza ciltler, şerhler, ansiklopediler gelebilir. Değil! Bir dize, sizi devirden devire, diyardan diyara götürüyorsa marifettir ve iltifata tabidir. “Hepimizin kalbi ağlıyor bir sürgün sabahında Halife gibiyiz”

Sessiz akıp giden ırmaklar gibi şiirleri Said Yavuz’un. Belki Tokat’tan, Niksar’dan, Mostar’dan, Darıca’dan ırmaklar ve söğütler düşmüş nasibine ve nasibimize ve yine şiirleri bize dünyada nasıl garip yolcular olduğumuzu hatırlatıyor. Yapma şiir, masa başı şiiri değil bunlar. Toz, duman yutmuş, açlığı görmüş, zikre dalmış, çiçekleri, çocukları, yuvayı, kâinatı hissetmiş ve hepsinden öte “Allah bes, baki heves” öğretisi, geleneği, gizli ve âşikâr nakarat olmuş şiirler. “Bir okyanus koymuşsun Tanrım göğüslerine bazı adamların”. Ve bizlere de taşıyorlar içlerinde o okyanusları.

“Koşmak istiyorum gerisin geri / Allah’ın bir şivesi olan çocukluğa.” Çocukluğunu hiç bitirmeden koşuyor şair. Dünyaya yetişmek  için değil, Kur’an’dan alıp ilhamı, ümmete yetişmek için. Yaradan’dan ötürü severek yaradılanı… “Rabıtaya karşı ama güçlü rabıtası dünyayla.” Dünyaya rağmen…

Dar vakitlerin, hayatın, Afrika’nın, dünya telaşının şiirini de yazmış Said Yavuz. Şiirin adı “Lontano”. Şiiri yaşamak, şiirle yaşamak ve şiirle yaşadıkça, yazdıkça dünyanın biraz daha çekilir olması gibi bir şey bu da.

“Burda yanmaya başlıyor insan, yoksa sen / Ateşi cehennemde mi sandın?” Geleceğe kalacak dizeler bunlar. “Bir mısra yazıyorsun neler sığıyor içine”. Neler neler… Tıpkı böyle işte şiir. “Bir mısra yazıyorsun bak neler sığıyor içine…’’ Ezberlediğim dizeler oldu “Üşüyen Eller Divanı”ndan. Şiirin tekniğini düşünmeksizin, redif ve kafiyelerini bulmadan, türünü belirlemeden Orhan Veli misali. Edebiyat tarihçisi değilim iyi ki.

“Bazı acılar Nakşi’dir gizli çekilir / Seni beklerken öğrendim”

Şiir, düz yazıya çevrilemeyen metindir. İsmet Özel’e göre şiir, hiçbir şeye çevrilemez. Bildim.

“O eller çıkmıyor ceplerden çünkü üşümüş Allah’ı unutmaktan.”

Isınsın diye ellerimiz belki de şiir… “Bunları şiir zannediyorsun değildir” diyor bir şiirinde şair.  Kelimelerin yerli yerindeliği, ahengi, imgeleri, sanatları, sanatsallığı ne derseniz deyin şiirde ne olması gerekir ne olmamalı düşünün taşının. Sonuç nedir? Belleğinizde ve gönlünüzde yer ediyorsa bütün bunlar, hep şiir…

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim.

Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.”

Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun:

“Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı

Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması

Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah

Sarar nefeste açan yaraları

Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar