Bizimle İletişime Geçin

Kitap

Tadımlık Kitaplar – Şubat 2021

Çoğunluk büyüklerimiz veya memleket yönetenler veya zaptiyeler memleketini daha az seveni, daha çok sevene tercih edebilirler. Neden? Birincilerden zarar gelmez diye düşündükleri için… Çünkü ikinciler, hâlihazırda işleyen düzeni bozabilirler, o sevgileri uğruna. Bana göre ise ülkesini az sevenler memleket işgal edilecek olsa tınmazlar bile, o tıpkı sormayan, yanlışı sorgulamayan adam gibidir onlar.

EKLENDİ

:

1. ”Geçen Zaman-Nefes Almak Bütün Şiirleri, Ziya Osman Saba, Varlık Yayınları, İstanbul 1974. 

”Kim Bilir” den, s. 135

İlk yağmur damlası düştü

Kuru yapraklarına güzün.      

Ardında kış kıyamet

Dert, hüzün.

Alın yazısı hepsi… Kısmet…

Ha yazı ha kışı geceyle gündüzün,

Kim bilir kaç günü kaldı

Ömrümüzün?

2. ”Dede Korkut Hikâyeleri, Hazırlayan: Mehmet Dursun Erdem, Pruva Yayınları, Ankara 2019.

Kam Büre Bey Oğlu Bamsı Beyrek Hikâyesi’nden”, s. 82-83

“Güçlü Oğuz Beyleri atlandılar, Bayburt Hisarı’na tezce yetiştiler. Kâfirler de bunları karşıladılar. Güçlü Oğuz Beyleri arı sudan abdest aldılar. Ak alınlarını yere koydular, iki rekât namaz kıldılar. Adı güzel Muhammed’i andılar. Gümbür gümbür davullar dövüldü, bir kıyamet savaş oldu, meydan dolu baş oldu. Kazan Bey, Şökli Melik’i bağırtarak attan yere düşürdü. Kara Tekfur’u Deli Dündar kılıçladı, yere düşürdü. Kara Aslan Melik’i Kara Budak yere düşürdü. Derelerde kâfire kırgın girdi, yedi kâfir beyi kılıçtan geçti. (…)

Dedem Korkut geldi, kopuz çaldı, boy boyladı, soy soyladı. Gazi erenler başına ne geldiğini söyledi: Bu Oğuzname, Beyrek’in olsun, dedi. Hayır dua edeyim Han’ım: Kara dağların yıkılmasın.

Gölgelice yüksek ağacın kesilmesin.

Ak sakallı babanın yeri uçmak olsun.

Ak saçlı ananın yeri cennet olsun.

Oğulla kardeşten ayrımasın.

Son vakitte arı imandan ayırmasın.

Âmin, âmin diyenler Allah’ın cemâlini görsün.

Derlesin, toplasın,

Günahınızı adı güzel Muhammed Mustafa

Yüzü, suyuna bağışlasın!

Han’ım hey!”

3. ”Lacivert Taşı, Sevinç Çokum, Kapı Yayınları, İstanbul 2011.

rüya’dan,”s. 95

“Babamı kederlendiren ve ona içini çektiren şeyin ne olduğunu bilmezdim. Sonradan biraz daha aklı eren bir genç olduğumda babam, ‘Aman sağda solda bu meclisin adını ağzına alma sakın,’ demişti. ‘Hakkında ileri geri konuşma; bunların memurları her yeri sardı oğlum. Bakarsın sana bir fenalıkları dokunur.’

Böyle derdi. Bu sebeple susmanın yaşamak için yeterli olacağını öğretmiş gibi oldu bana. Bazen az yiyerek yaşayabiliriz, az uyuyarak veya az dinlenerek hatta az öğrenerek. Netice olarak yaşarız. Demek ki sormadan, karşı çıkmadan yaşamak da böyleymiş, hatta ötekilerden daha yarım, daha eksik yaşamak… Direnmeden, sormadan.

Çoğunluk büyüklerimiz veya memleket yönetenler veya zaptiyeler memleketini daha az seveni, daha çok sevene tercih edebilirler. Neden? Birincilerden zarar gelmez diye düşündükleri için… Çünkü ikinciler, hâlihazırda işleyen düzeni bozabilirler, o sevgileri uğruna. Bana göre ise ülkesini az sevenler memleket işgal edilecek olsa tınmazlar bile, o tıpkı sormayan, yanlışı sorgulamayan adam gibidir onlar.

4.”Babam Mehmet Âkif İstiklâl Harbi Hatıraları, Emin Âkif Ersoy, Hazırlayan: Yusuf Turan Günaydın, Kurtuba Kitap, İstanbul 2011.

Safahat Şairini Oğlundan Dinleyiniz’den, s. 80-81

“Kastamonu’da kalan validem Ankara’ya bizim yanımıza gelmek istiyor, bu hususta babama üst üste haber gönderiyordu. Her şeyden evvel onlara münasip bir ev bulmak icap ediyordu. Kendisinden daha önce bahsettiğim Kebapçı Hacı Kadri Ağa evinin müstakil bir bölüğünü babama terk etti. Bunun üzerine annem kardeşlerimle birlikte Kastamonu’dan Ankara’ya geldiler. Artık Ankara’da ailece yerleşmiş idik. Mehmet Âkif bu sıralarda İstiklâl Marşı’nı yaratmış, bu muvaffakiyeti 500 lira nakdî bir mükâfat ile taltif edilmişti. Babam o esnada 500 liraya gerçekten muhtaç bir adamdı. Fakir idi. Parası yoktu. Lâkin mâlum olduğu gibi gönlü çok boldu.”

5. ”Mir’âtü’l-Memâlik İnceleme-Metin-İndeks, Seydi Ali Reis, Hazırlayan Dr. Mehmet Kiremit, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1999.

Mir’âtü’l-Memâlik Giriş Bölümü’nden” (s. 69)

“Bismillâhirrahmânirrahîm, Hamd-i nâ-mahdûd ve senâ-yı gayr-ı ma’dûd, ol vâcibu’l-vücûd ve vâhibü’l-hayr ve’l-cudâ ki -Cümle-i mevcudu ketm-i ademden vücuda getürüp envâ-ı ni’âmına gark ve bahr-ı keremine müstağrak eyledi. Zihî kâdir-i ber-kemâl ve pâdişâh-ı zü’l-celâl (celle celâlühü ve amme nevâlühü)

Yaradup âlemi Hak virdi şeref

Cümleden âdemi kıldı eşref

Hakkı ey dil arayup seyyâh ol

Ma’rifet bahrine var mellâh ol

Ve tahiyyât-ı tayyibât ve teslimât-ı zakiyyât ol server kâinata ve mefhar-i mevcûdâta ki cemî-i mahluku ol hâlık-ı mutlak, anun şeref-i mahabbetine halk idüp anı şefîü’l-müznibîn ve rahmeten li’l-âlemîn kıldı. (Sallallahü aleyhi ve alâ âlihi ve sahbihi, ecmain ve sellem)

Eyledi nefs bizi gark-ı günâh

Kıl şefâat ide rahmet Allâh

Himmet it rûz-ı haşrde yarın

Yüzimüz ağ ola olmaya siyâh

6. ”Sevap Defteri, Ebubekir Eroğlu, Hece Yayınları, Ankara 2020.

Yunus Emre’nin Melekleri Rahattır’dan, ”s. 92

“Yunus artık önümde peleriniyle, hırkasıyla belirgin durumda. Şiirin estirdiği rüzgârın önünde görünüyor. Her rüzgârla akla gelebilir ama insanın önünde uçup gitmediği ve belirgin hâle geldiği bir rüzgâr vardır. Esmediğinde dahi şiirin verdiği ilham olarak bu rüzgârın varlığı hissedilir. Bir zamanlar ‘bekletme’ demiştim. Şimdi ise adım adım takip etmekten vazgeçmiş, onun hırkasından kopan rüzgâra karışacak az buçuk kokuyla yetinecek durumdayım. Kuvve-i şammemi hayırlı bir iş için kullanacaksam, gözlerimi kapatıp kendimi serbest hava akımındaki kokuya bırakabilirim.

Rüzgâra bir koku çalınsın hırkandan, ben izleyeyim. Fakat şiir? Şiirle ben bir süre gizli saklı kalıp birdenbire ortaya fırlar gibiyiz. Şiir rüzgâra karışmış, sıçrayıp bana geliyor; ben fırlayıp öne çıkıyor rüzgârın önünde göğsümü açıyorum. İçten gelenleri, biraz olsun gizli kapaklı tutamıyoruz. Sırlar karşılıklı olarak ortaya saçılıyor. Son anda, kurtuluş pahasına yakarır, ama haykırır gibi.

Bırakmam tutmuşum artık yakandan

Medet ey dervişim Yunus’um medet”

7. ”Geçmiş Zaman Aynası, Mustafa Miyasoğlu, Nakışlar Yayınevi, İstanbul 1976.

Pancur’dan,” s. 44

“Kısa bir sessizlik oldu. Ekrem başını eğmiş, söyleyecek bir şey bulamadığı için canı sıkılıyordu. Faruk kalktı, biraz dolaştı odada. Zavallı durumunda olmak istemiyordu, konuşmaya başladı:

– Hikâyeyi para için yazmak işin en utandırıcı yanıydı bence. Hiç yürümeyeceğim bir yolun fırsatçısı görünmek, ömrüm boyunca dert olacaktı bana. Belki de aptallık ettim ama paraya en çok ihtiyacım olduğu bir günde geri çevirdim teklifi…

Gülümsediler. Gözlerinin içinden ıpıl ıpıl bir şeyler geçiyordu. İki yıl önce, böyle bir durumda birbirlerini kucaklarlardı. Küçülmemenin mutluluğunu yaşıyorlar, aynı acıyı ve hazzı, aynı anda tadıyorlardı.”

Kitap

Tadımlık Kitaplar 2021 Nisan

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

EKLENDİ

:

1. “KUTADGU BİLİG”, Yusuf Has Hacip, (Çeviren: Ayşegül Çakan), Şiir, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2018.

Hakanın Aytoldı’ya cevabı’ndan (s. 85) 872-883. beyitler

“Hakan dedi: İyi iki türlüdür

Bunlardan biri doğrudan iyilik yolunu tutandır

 

Biri anadan doğma iyidir

Bak iyi olup doğru yolda yürür

 

Bir diğerinin iyiliği ödünçtür

Kötüye katılırsa kötülük yapar

 

Kötü de iki türlüdür yine

İkisi de aynı ayarda sanma

 

Doğuştan kötüdür bunlardan biri

Bu insan ölmeyince arınmaz kiri

 

Diğeri öykünerek kötü olur

Arkadaşı iyiyse iyi olur

 

Doğuştan iyiden hep iyilik gelir

Dünya halkı ondan faydalanır

 

Doğuştan kötünün yoktur ilacı

Dünyaya beladır, halka acı

 

Buna benzer bir Türkçe atasözü var

Dinle, anla ve bunu özüne al

 

İyilik ana sütüyle gelirse insana

O insan ölünceye kadar yolundan dönmez

 

Yaradılıştan gelen davranış

Ölüm bozmadıkça bozulmazmış

 

Ana karnında oluşan yaradılış

Kara yer altında biter artık”

2.“GÜN OLUR ASRA BEDEL”, Cengiz Aytmatov, (Çeviren: Refik Özdek), Roman, Ötüken Yayınları, İstanbul 1991. 

XII. bölümden (s. 391)

“Yelizarov ona iri iri elâ gözleriyle şöyle bir baktı, bir anda ciddileşti ama hemen ardından, gülümseyerek, yüzünde tatlı kırışıklıklar oluşturdu.

Bu bahar başka bahar, söylediğim o coşku başka coşkudur Yedigey. Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de hayata anlam kazandırır ve insan yaşamak ister. Senin de başına gelmedi mi? İnsan hastalanır ve sonra iyileşir, iyileşince hayatın değerini daha iyi anlar, ondan yeni bir tad alır.”

3 .“SESSİZ GÜRÜLTÜ”, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Şiir, Yağmur Yayınları, İstanbul 1962.

Bu Ev’den (s. 34)

“Eve misafirin hepsi bir gelse,

Bilirdim bunların her biri kimdi,

Tanırdım kapıya bir fakir gelse,

Görürdüm çatıdan geçse bir kedi.

Bilsen yüreğime nasıl inerdi!

Ben yaşta bir erkek misafir gelse.”

4. “SİLİK FOTOĞRAFLAR”, Orhan Okay, Hatıra, Ötüken Yayınları, İstanbul 2001.

Kazan Türklerinden Bir Veli’den (s. 57)

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

5.“MUHTEMEL MENKIBELER”, Mehmet Harmancı, Öykü, Hece Yayınları, Ankara 2010.

Biz de Ali’yi Severiz Hem de Nasıl (s. 37)

Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?  (Türkü)

  • Abi baksana telefona!
  • Niye?
  • Çalıyor işte!
  • İyi de kırk yıldır çalar hiç bakmadım ki!
  • Niye bağlattın o zaman?
  • Ali ararsa diye…
  • Eee, Hz. Ali arıyorsa hadi? Niye açmıyorsun?
  • Kafan iyi mi senin! Hz. Ali telefon açar mı yahu? Cahil zamanımızdı öyle sanmıştık. Telefon bağlatmıştık.
  • Öyle ise kapattır hattı, hepimiz kurtulalım…
  • Ali’nin hürmetine açtırılanı kimin haddine kapattırmak! Hem onun her çalışında ben, Hz. Ali’nin Hayber kapısını omuzladığında kapının tokmağının çıkardığı şıngırtıyı duyuyorum                                                                                                                                                                                                                                                6“AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK” Ahmet Sezgin, Deneme, Etüt Yayınları, Samsun 2017.
  • Edep Yahu’dan (s. 80)

                “Aşkı gönlüne nakış nakış ören, kâinat kitabını Yaradan’ın adıyla aşkla okuyan, nurlu bir şafak vakti doya doya ağlayan, vahyin ebedi soluğuyla yürek devletini kuran, gönül fatihi olup yürekleri fetheden, Hz. Davut gibi âleme hoş seda salan, günahları sebebiyle Allah’tan ve kullarından utanan, kalem ve kelamı, oturup kalkması, yürümesi, giyim kuşamı, gülüp ağlamasıyla edep timsali olan gönül erlerini, edep kahramanlarını ne kadar da çok özlüyoruz.

    İhlas teknesi delindi, hayâ semaya çekildi. Şafak kızardı hayâdan, edep toz duman oldu. Kıymetlerin kıymetini bilemedik. Edebin yokluğu hayatımızda ve ruhumuzda derin bir yara oldu.

    Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?”

    7. “OSMANCIK”, Tarık Buğra, Ötüken Yayınları, Roman, İstanbul 2004.

  • Dördüncü Bölüm’den (s. 267-268)

    “Zaman Osman Beği umursamadan akıp gitmekte ama Osman Bey de zamanı umursamamaktadır. Bu hızlı akış onu tedirginleştirmiyor, telaşlandırmıyor, sabırsızlandırmıyor, korkutmuyor ve öfkelendirmiyor. Çoktan çözmüştür büyüyü o. Şu koskoca yuvarlağın, dünyanın, kime, ne için ve nasıl küçüleceğini çoktan anlamıştır.

    (…)

    Her savaşı zaferle sonuçlanmakta ve Osman Beğ her zaferden sonra, teslim olan kalelere haklar, ihsanlar, adalet yağdırmakta; buna karşılık direnip savaşanları yendikten sonra, kahr etmekte; köylerini, kentlerini yağmalattırmaktadır.

    En kesin buyruğu ırza ve kadınlarla yaşlıların ve kılıç kullanmayanların kılına dokunulmamasıdır. Yağma dışı mal ve tutsak edinenlere karşı acımasızdır.”

Okumaya Devam Et...

Kitap

Üşüyen Eller Divanı / Said Yavuz

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim. Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.” Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun: “Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı/ Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması/ Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah/ Sarar nefeste açan yaraları/ Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

EKLENDİ

:

Çok uzaklardan, Afrika’dan dizeleriyle, şiirleriyle, gönlüyle bizi selamlayan şairin, Said Yavuz’un Divan’ı geldi huzurlarımıza: “Üşüyen Eller Divanı.” Muhit Kitap’tan taptaze bir şiir kitabı. Aynı yolda yürüdüğü, bir neslin, şairlerin, kalbi güzellerin, sözü yormayanların ağabeyi İbrahim Tenekeci’nin desteği ve genel yayın yönetmenliği ile yayımlanmış bir kitap. Özellikle şiirin muhatabını bulması çok önemlidir. Evet, hep nasiptir! Üşüyen Eller Divanı’nı aldığımız gibi Boğaz’ın serin sularına dayayıp sırtımızı, ısındık biraz. Okudukça…

Yüzümün Çocukluğu ve Yürüyüş Atlası’ndan sonra Said Yavuz’un üçüncü şiir kitabı, “Üşüyen Eller Divanı.” Hani İsmet Özel “Dünyaya alışan şiir yazamaz.” diyor ya hep düşünmüşümdür, dünyaya alışıp şiir mi yazmayalım diye. Alışmak mümkün mü?… Şiir, ruhumuzdur, ruhu besler ve ruhumuz, ölümsüz. Dünya ise fani ve bu durumda dünyaya alışmamak daha kârlı bir yatırım olacak hiç şüphesiz. Tarafımız belli!

Şeyh Galip’in, Galata Mevlevihanesi ve Hamuşan’ın yeri ayrıdır Said Yavuz’da. “Hiç aşkdan özge şey reva mı / Sarf etmeye gevher-i kelamı”. Şeyh Galip’ten destur alarak başlamış şiirlerine. Diyebilirim ki bütün şiirlere yine Tekke kokusu sinmiş, besmele ile.  Yine hem dua şiirleri hem amin.

“Bir duadır ettiğim, oh istedim şükür / Sensin veren bu istemem de senin.” Şair gibi istemek, dizelerle hem dua hem amin. “Melek ıslatan o yağmur için amin.” Yalvarış olmuş, hiçlik olmuş, yerden göğe hep temennalar yükselmiş dize dize.

“İlahi, tattır bana istemenin lezzetini… /o de Allah’ım senin olayım / İyi gelecek şiirlerim olsun soğuk algınlığına / Üşümüş kalplere bir çıra”. İstemenin lezzetini tatmak… Üşüyen kalplere çıra olacak şiirler bırakmak…  Ben mi söylüyorum bütün bunları, şair mi? Gönül kulağıyla görmeli. Gönül gözüyle işitmeli. Belki de erik dalına çıkıp üzüm yemek gibi.

Şair Said Yavuz bir şiirinde “Bir bahçedir şiir, herkese açılır kapıları” diyor. Şiir, kapıları herkese açılan bir bahçe ise…  Yalnız o bahçeye girmek için adım atmak gerekmez mi? Kapıyı açmak için ellerimizi uzatmamız gerekmiyor mu? Ellerimizin üşümesi…  İnşirah’ı hatırlattı ayrıca bana “Üşüyen Eller Divanı.” Üşüyen eller için de muhakkak bir sıcaklık vardır, mısra mısra.

Üstad Sezai Karakoç “Zenginlik ve rahat şairin düşmanıdır.” diyordu. Fakir sofrasına oturan şiirlerdi zaten Said Yavuz’un şiirleri ve son şiirleri, tamamen kırklara karışmaya başlamış tabiri caizse. Kırklı yaşlarını yaşamaya başlayan şair, yüzünün çocukluğunu kendine yoldaş edinmiş maskesiz, mesafesiz, soluk soluğa ümmet adına yaşamaya, koşmaya devam ediyor. Yazmak değil sadece bu, dolu dolu yaşamakla birlikte dolu dolu yazmak. Dolu dolu yazmak dediğimizde aklınıza ciltler, şerhler, ansiklopediler gelebilir. Değil! Bir dize, sizi devirden devire, diyardan diyara götürüyorsa marifettir ve iltifata tabidir. “Hepimizin kalbi ağlıyor bir sürgün sabahında Halife gibiyiz”

Sessiz akıp giden ırmaklar gibi şiirleri Said Yavuz’un. Belki Tokat’tan, Niksar’dan, Mostar’dan, Darıca’dan ırmaklar ve söğütler düşmüş nasibine ve nasibimize ve yine şiirleri bize dünyada nasıl garip yolcular olduğumuzu hatırlatıyor. Yapma şiir, masa başı şiiri değil bunlar. Toz, duman yutmuş, açlığı görmüş, zikre dalmış, çiçekleri, çocukları, yuvayı, kâinatı hissetmiş ve hepsinden öte “Allah bes, baki heves” öğretisi, geleneği, gizli ve âşikâr nakarat olmuş şiirler. “Bir okyanus koymuşsun Tanrım göğüslerine bazı adamların”. Ve bizlere de taşıyorlar içlerinde o okyanusları.

“Koşmak istiyorum gerisin geri / Allah’ın bir şivesi olan çocukluğa.” Çocukluğunu hiç bitirmeden koşuyor şair. Dünyaya yetişmek  için değil, Kur’an’dan alıp ilhamı, ümmete yetişmek için. Yaradan’dan ötürü severek yaradılanı… “Rabıtaya karşı ama güçlü rabıtası dünyayla.” Dünyaya rağmen…

Dar vakitlerin, hayatın, Afrika’nın, dünya telaşının şiirini de yazmış Said Yavuz. Şiirin adı “Lontano”. Şiiri yaşamak, şiirle yaşamak ve şiirle yaşadıkça, yazdıkça dünyanın biraz daha çekilir olması gibi bir şey bu da.

“Burda yanmaya başlıyor insan, yoksa sen / Ateşi cehennemde mi sandın?” Geleceğe kalacak dizeler bunlar. “Bir mısra yazıyorsun neler sığıyor içine”. Neler neler… Tıpkı böyle işte şiir. “Bir mısra yazıyorsun bak neler sığıyor içine…’’ Ezberlediğim dizeler oldu “Üşüyen Eller Divanı”ndan. Şiirin tekniğini düşünmeksizin, redif ve kafiyelerini bulmadan, türünü belirlemeden Orhan Veli misali. Edebiyat tarihçisi değilim iyi ki.

“Bazı acılar Nakşi’dir gizli çekilir / Seni beklerken öğrendim”

Şiir, düz yazıya çevrilemeyen metindir. İsmet Özel’e göre şiir, hiçbir şeye çevrilemez. Bildim.

“O eller çıkmıyor ceplerden çünkü üşümüş Allah’ı unutmaktan.”

Isınsın diye ellerimiz belki de şiir… “Bunları şiir zannediyorsun değildir” diyor bir şiirinde şair.  Kelimelerin yerli yerindeliği, ahengi, imgeleri, sanatları, sanatsallığı ne derseniz deyin şiirde ne olması gerekir ne olmamalı düşünün taşının. Sonuç nedir? Belleğinizde ve gönlünüzde yer ediyorsa bütün bunlar, hep şiir…

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim.

Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.”

Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun:

“Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı

Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması

Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah

Sarar nefeste açan yaraları

Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

Okumaya Devam Et...

Kitap

Tadımlık Kitaplar-5 2021 Mart

“Kanarya”dan, s. 187.

“Sabun ustası diye anılıyordu. Fakat ona, ‘sabun sanatçısı’ ya da ‘sabun artisti’ demek daha doğru olurdu. Sabahtan akşama dek sabun kazanlarının karşısında kan ter içinde kalır, uğraşır, çabalardı. Eşi dostu ona, ‘Bu senin hayatın da hayat mı ki?’ derlerdi. O, ne ne karşılık vereceğini bilemez, yüzlerine ahmak ahmak bakakalırdı. Onun hayatı sabun yapmaktı. Mutluluğu ve ödülü de yaptığı sabunlardı.”

EKLENDİ

:

1.“AKDENİZ”, Panait İstrati, (Çeviren: Yaşar Nabi Nayır), Roman, Varlık Yayınları, İstanbul 1977.

“Hamlet’in Müellifi Kimdir?”den, s. 137.

“Allah’ım, dostluktan mahrum olana hayat ne çekilmez şey! Bir dostluk, isterse en pestenkeranisinden olsun! Talih bizi birçok dost sevgilerine mazhar edince nankörlük ederiz, gururumuzun icaplarını keşfedemeyen müşfik kalbi yaralamak için elimizden geleni yaparız. Fakat talih bir an için bizden yüz çevirip bizi özseverliğimize terk etmeyegörsün, hemen, bütün sevdiklerini alıp götüren bir felâketin ertesinde harabeler arasında avâre dolaşan öksüzler gibi sefil ve perişan kalırız. İstisnasız hepimiz böyleyizdir. Bizi yaşatan kendimiz için beslediğimiz değil başkalarına, hatta nefret ettiğimiz insanlara karşı duyduğumuz sevgidir.”

2.“GENÇLİK DENİZLERİNDE”, Halikarnas Balıkçısı, Öykü, Bilgi Yayınları, Ankara 2003.

“Kanarya”dan, s. 187.

“Sabun ustası diye anılıyordu. Fakat ona, ‘sabun sanatçısı’ ya da ‘sabun artisti’ demek daha doğru olurdu. Sabahtan akşama dek sabun kazanlarının karşısında kan ter içinde kalır, uğraşır, çabalardı. Eşi dostu ona, ‘Bu senin hayatın da hayat mı ki?’ derlerdi. O, ne ne karşılık vereceğini bilemez, yüzlerine ahmak ahmak bakakalırdı. Onun hayatı sabun yapmaktı. Mutluluğu ve ödülü de yaptığı sabunlardı.”

3.“DORU ÖZLEM”, Alâaddin Soykan, Şiir, Akabe Yayınları, İstanbul 1985.

“Dua”dan, s. 23.

“Yerli yerinde mihengi bir güzel ustaca kullanan

Giz sarraf kıl beni Rabb’im

Güneş Nebi’nin izinde öyle canhıraş ay aydın

– Haydin! Demeye o çok ulvi ve o hor yola

Muvazzaf kıl beni Rabb’im”

4.“YAZININ DÜŞÜŞÜ”, Abdurrahim Karadeniz, Deneme, Pruva Yayınları, Ankara 2021.

“Üslup”tan, s. 41.

“Oscar Wilde, Yunus Emre’nin sözün beyan tarzına dair ‘Söz ola kese savaşı/Söz ola bitire başı/Söz ola ağulu aşı/Bal ile yağ ede biz söz’ dizeleriyle vurguladığını yineler gibi ‘Ölüm kalım meselelerinde dirimsel olan samimiyet değil, üsluptur.’ diyor. Elias Canetti’yse ‘Size, insanın dile neler borçlu olduğunu anlatmaya kalkmak hem bir haddini bilmezlik hem de gereksiz bir şey olur.’ diyerek mevzuyu noktalıyor. Canetti’nin uyarısını hatırda tutarak Yunus’la Wilde’ın vurguladığı mühim ayrıntıyı kavramaya çalışmakta yarar var. Zira Edebiyat Lügati’nde Tahir-ül-Mevlevi, ‘Tarz-ı beyân demektir.’ diyerek üslûbu tanımlıyor. ‘Tarz-ı beyân’ın yani ‘bildirme biçimi’nin bu denli önemsenmesi kuşkusuz yersiz değil.”

5. “İSTANBUL HATIRALAR VE ŞEHİR”, Orhan Pamuk, Hatıra, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2017.

“Din”den, s. 171-172.

“Bana, sanki yoksul oldukları için ikide bir Allah’ın adını anıyorlar gibi gelirdi. Ev içinde, birisinin dindar oluşundan, günde beş vakit namaz kılışından tıpkı bir başkasının köyden yeni gelmiş olmasına şaşar gibi yarı hayret yarı küçümsemeyle bahsediliş biçiminden bunun tersi bir sonucu da çıkarmam pekala mümkündü: Belki de Allah’a o kadar inandıkları için yoksul kalmışlardı. (…)

Apartmanda bizim aileden hiç kimseyi ne namaz kılarken gördüm, ne oruç tutarken, ne de bir dua mırıldanırken. Bu bakımdan, bizimkiler dinden iyice uzaklaşmış ama onunla son bir hesaplaşmaya girişmekten de korkmuş Fransız burjuvaları gibi yaşıyorlardı.

Bir çeşit ilkesizlik, siniklik, ya da imansızlık gibi gözükebilecek bu inanç boşluğuna Atatürkçü Cumhuriyet’in laik heyecanı, tam tersi bir hareketle bir modernlik ve Batılılaşma heyecanı görüntüsü verdiği için, bu manevi tembellik gerekli zamanlarda gururla öne çıkarılan bir ‘idealizm’ aleviyle şöyle bir parıldayıp sönerdi. Ama aile içindeki manevi manzara, dinin yerini derin hiçbir şey almadığı için, eski ahşap konaklar kalpsizlikle yakılıp yıkıldıktan sonra geriye kalan kırık döküklerle ve eğreltiotlarıyla kaplı hüzünlü arsalar gibi boştu.

Bu boşluğu ve benim merakımı (bütün bu camiler öyleyse neden yapılmıştı) evdeki hizmetçilerin inanç ve alışkanlıkları doldurdu.”

6.“DEVLET ANA”, Kemal Tahir, roman, İthaki Yayınları, İstanbul 2013.

“Dost Çelmesi-1”den, s. 213.

“Evin köşesini, omzunda sazıyla gezgin ozan Âşık Yunus Emre döndü. Kaplan Çavuş, çocukluk arkadaşı, kan kardeşi Yunus Emre ozanı görmesiyle ellerini dizlerine vurarak çırpınmaya başladı.

– Bre aman… Ozanım Yunuuuus! Bre bugün ne mutlu gün!.. Bre bu saat, nasıl bir eşref saat! Bu kez gezginliğin uzadı, sefil Yunus, nereleri fırlandın dolandın bunca yıl, sonucu nerden koptun geldin?

Yunus Emre, Kaplan Çavuş’u sevgiyle kucakladı, ellerini bırakmadan Dede Korkut ağzıyla şakalaştı:

– Ağır adlı kentlerden geçtim geldim, kervan aşmaz dağları aştım geldim. Taşkın akan deli suları teptim geldim. ‘Belleri duman bastı, dereleri kar kapladı, yollar kitlendi. Tilkiler izleri, arılar koğanları yitirdi’ demedim. Sılayı doğruladım, dostu özledim. Sürdüm çıktım, yettim buldum!”

7.“GÜLİSTAN TERCÜMESİ Giriş-İnceleme-Metin-Sözlük”, Mahmûd b. Kadî-i Manyâs, Hazırlayan: Doç. Dr. Mustafa Özkan, hikmet: şiirden düzyazıya çeviri, TDK Yayınları, Ankara 1993.

(NOT: Gülistan, Salgurlu hânedanından Ebû Bekir b. Sa‘d b. Zengî adına 656’da (1258) Sadi-i Şirazi tarafından manzum şekilde Farsça kaleme alınmıştır. Sa’di eserde Farsça ve Arapça şiirler yanında âyet, hadis ve atasözlerine de yer vermiştir. Yazıldığı tarihten itibaren büyük rağbet gören Gülistân’ın dünya kütüphanelerinde binlerce yazma nüshası bulunmaktadır. Gülistân ilk defa 793’te (1391) Seyf-i Sarâyî tarafından Kıpçak Türkçesi’ne çevrilmiştir. Gülistân’ın İsbîcâbî adlı bir kişi tarafından Çağatay Türkçesi’ne yapılan çevirisi 800 (1397-98) yılında tamamlanmıştır. Eseri ilk defa Mahmûd b. Kādî-i Manyas (haz. Mustafa Özkan), 1430 yılında düzyazı şeklinde Anadolu Türkçesine çevirerek Osmanlı padişahı II. Murad’a sunmuştur.)

“Gülistan Tercümesi”nden, s. 138-139.

Hikâyet: “Şeyh Sadi -rahimehullah- eydür (söyler): Dımışk’ta Yahya Peygamber -aleyhisselatü vesselam- türbesinde mutekif olmuştum (itikafa girmiştim). Arap beylerinden bir bey ki insafsızlığıyla meşhur olmuştu, ziyarete geldi. Namaz kıldı, dua diledi (etti) ve döndü bana eyitti (söyledi). ‘Himmetini bize yoldaş eyle ki kavi (zorlu) düşmanım vardır.’ Ben eyittim (söyledim). ‘Zayıf raiyyetlere (halka) merhamet eyle ki kavi (zorlu)  düşmandan emin olasın.’

Beyit: Âdem oğlanı(nın) mecmu (hepsi) birbirinin azasıdır ki yaratılmakta dükeli (hepsi) bir cevherdendir. Sen ki halkın mihnetinden (sıkıntısından) derdin yoktur, olmasın ki senin âdemî diye adın(ı) koyalar.

Hikâyet: Bağdat’ta bir derviş müstecabü’d-dava (duası kabul olunmuş) idi. Haccac bin Yusuf ol (o) dervişe eyitti (söyledi): ‘Bana bir hayır dua kıl.’ Derviş eyitti (söyledi): ‘Ey Hudâ’ya! Tez zamanda bunun canın(ı) algıl (al)!’ Haccac eyitti (söyledi): ‘Billahi bu ne duadır?’ Derviş eyitti (söyledi): ‘Bu dua hayır duadır, sana ve Müslümanlara.’

Beyit: ‘Ey zeber-dest (eli güçlü)! Eli alçağı (güçsüzü) incitirsin. Bu pazar niceye değin germ ola (devam edecek) dersin? Ne işine gerek padişahlık ki öldüğün yeğdir âdem incittiğinden.’

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar