Din, insanoğluna huzur ve mutluluğun yolunu gösteren ilahî hakikatin bütünüdür. Tasavvuf ise hakikate giden yolun mutasavvıflar tarafından yapılan bir çeşit tarif ve yorumudur. Bu yorumcular ilk günden beri vardır. Asr-ı Saâdet’ten sonra Emevîler, Abbâsîler döneminde Mekke’de, Medine’de, Kahire’de, Şam’da, Bağdat’ta, Buhara’da bir1çok gönül eri “yolcu”lara rehberlik yapmışlardır. Yol’un en büyük ustalarından biri Endülüs/Avrupa’da doğmuş Şam’da 1240’ta vefat etmiştir: Muhyiddin İbn Arabî. Diğeri Selçuklular döneminde Konya’da yaşayan Mevlânâ Celâleddin Rumî’dir. 1207 tarihinde bugünkü Afganistan’ın Belh şehrinde doğmuş, ailesiyle birlikte Anadolu’ya hicret etmiş 1273’te başkent Konya’da vefat etmiştir. Anadolu’nun yıldızı ise Yunus Emre’dir. Birinci isim Arapça, ikinci isim Farsça, üçüncü derviş ise Türkçe yazmıştır.
Onlar bu meşaleyi Hz. Peygamber Efendimiz başta olmak üzere kendilerinden önceki büyüklerden aldı. Mekkeli Ebû Talip’ten, Bağdatlı Cüneyt’ten, Horasanlı Attar’dan, Tirmizli Muhakkık’tan, Tebrizli Şems’ten… Sekiz asırdan beri onları okuyanlardan hiç kimse pişman olmadı. Onları anlayanlar kendi çapları/kabiliyetleri oranında hakla, hakikatla buluştu, aşkla muhabbetle yüzleşti. Kısaca mutlu oldu, yaşama sevincini hissetti… “Dünya ne güzel, insan ne güzel, dua ne güzel , secde ne güzel, yaşamak ne güzel!” dedi.
Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında aynı hakikati seslendiren meslekdaşları görevlerine devam ediyor. Kaşgar, Kazan, Kurtuba hattında; Buhara, Bursa, Bosna çizgisinde; Isfahan İskenderiye güzergâhında… Çünkü onlar Allah’ın bizler için açtığı lutuf ve bereket kapılarıdır. Dünya var oldukça var olacaklardır:
“Megu eshâb-ı dil reftend ve şehr-i ışk şod hâlî
Cihan pür Şems-i Tebrizî mürid-i ku çu Mevlanâ”
Bu Farsça beytin Türkçesi şöyle:
“Gönül ehli hep gitti, aşk şehri boştur deme!
Tebrizî’ler hep vardır Mevlânâ’sı nerede?”
Şimdi sorumuzu tekrar soruyoruz:
Tasavvuf kültürü çağdaş insanlara ne söylüyor, ne söyleyebilir; çağdaş insanların gönül problemleri açısından nasıl bir ufuk açabilir, nasıl bir imkan sunabilir? Bu sorular üzerinde birlikte düşünelim, cevap bulmaya çalışalım. Bir diğer ifade ile 26. 000 beyitlik Mesnevi’de, kırk ciltlik Fütühat’ta anlatılan derslerin bugünkü insan için özeti nedir?
Bu soruların cevabını müsaadenizle on bir madde ile vermek istiyorum. Niçin onbir? Tabii ki farklı tasnifler olabilir. Tasavvuf kültüründe on bir ilke vardır, bu rakamdan hareketle cevapları on bir maddede topladım:
- Ustayı bul!
İlk surenin ilk duasıyla başlayalım; “İhdinessırâte’l-müstakim” (Fatiha 1/5). Kur’an-ı Kerim’deki sıralamaya göre, Allah’ın bize öğrettiği ilk dua budur: Allah’ım bizi doğru yola ilet; Allah’ım bizi sırat-ı müstakime yönlendir. Nedir bu sırat-ı müstakim? Sırat-ı müstakim: doğru yol, kimin yoludur? Cevabı hemen yanında geliyor: “Kendilerine nimet veridiklerinin yoluna Allah’ım.” Sırat-ı müstakimi Allah Teala böyle açıklıyor. Kendilerine nimet verilenlerin yoludur sırat-ı müstakim. Kimdir bunlar? Bunun cevabı bir başka ayette veriliyor: Peygamberler, sıddıklar, şehitler /şahitler ve salihlerdir. (Nisa 4/69) Bir anlamda, Kur’an-ı Kerim’in dört kutbu; aktab-ı erbaasıdır bunlar. Allah’ın nimet verdiği insanlardır bunlar, sırat-ı müstakimi, Allah’a doğru giden yolu bunlar gösteriyor.
Peygamberler, zaten kategori üstüdür. Diğer üç grubun özellikleri nelerdir, onları açıklayalım: Sıddık olanlar, sadık olanlar, samimi olanlar; şehit olanlar veya hakikate şahit olanlar, hakikat için hayatını ortaya koyanlar ve nihayet salihler.
Salihler, Kur’an-ı Kerim’in bize öğrettiği en üst insan gruplarından biridir, daha doğrusu derecesi en üstte olan mü’minler için kullanılır bu ifade. Kur’an’da pek çok kez geçer; Allah’ın salih kulları. Sırat-ı müstakim bunlara bakılarak bulunacak. Birinci vazifemiz bize sırat-ı müstakimi gösterecek birini, O’nun bir salih kulunu bulmaktır. Biz birine, bir insanoğluna muhtacız, peygamberler onun için gelmiştir zaten. Peygamberlerden sonra ise onların varisleri, diğer üç grup. O’nun (sas) varisi, O’nun (sas) yolunu izleyenler. Bizim onları bulmamız ve onların rehberliğiyle yürümemiz gerekiyor. Bir ustayı bulmak, bir bileni bulmak, bir muallimi bulmak, bir mürşidi bulmak gerek. Çünkü biz annemizden doğduğumuz zaman bir şey bilmiyoruz, bize bir muallim lazım, bize o yolu gösteren, bize o yolun kitabını öğreten bir rehber gerekli. Dolayısıyla Peygamberlerin varislerini bulmak ve onların tecrübesini almak, ana meselemiz olmalıdır. Amacımız, birini bulmak, hoşbeş etmek değil, orta şekerli kahve içmek değil; birini bulmak demek onun o muhteşem ve mübarek tecrübesini alabilmenin yollarını aramak demek. O tecrübeyi alamıyorsak bulmamız hiçbir işe yaramaz. “Er-refik sümme’t-tarîk.” Yani önce tecrubeli arkadaş sonra yol.
- Riyazete dikkat et!
Tasavvuf yoluna giren insana verilen ilk derste şu altı kelime vardır:
Az ye, az uyu, az konuş. Bu altı kelimedir ilk ders, ilk okulun ilk dersi: Riyazetin ABC
’sidir bu aynı zamanda. Riyazet, kelimesinin Türkçesi eğitim demektir. Osmanlılar döneminde okullarda şöyle bir ders vardı; riyazet-i bedeniyye. Ne demek bu? Bildiğiniz Beden eğitimi. Riyazet, insanın hem bedeninin eğitimiyle ilgili bir kelimedir hem ruhunun eğitimiyle ilgili. Bizi burada ilgilendiren ruhun eğitimidir. İkinci merhalede bu eğitim; riyazet-i ruhiye başlıyor.
Riyazet-i ruhiyeyi anlatırken riyazet-i bedeniyeyle birlikte anlatırım muhataplarıma ve onların dikkatini spor konusuna çekerim. Spor da bir riyazettir. Aynı kelimedir. Riyaziye ayrıca matematiğin de adıdır, o da buradan gelir, matematik kelimesi; riyaziyat.
Bir maraton koşucusu, dünya şampiyonu düşünün. Dünyada bir kişi, dünya maraton şampiyonu, yedi milyarda bir kişi. Beş saat koşuyor ve dünya şampiyonu oluyor. Burada soru şu: Bu beş saatin içinde ne var? Bu bizim ekranda gördüğümüz beş saatin içinde neler var acaba?
En az beş yıl var. Başka ne var? O beş yılla birlikte alınteri var. Yetmez, o beş yılla birlikte alınterinin yanında çok güçlü bir irade var, yetmez çok güçlü bir sabır var. Yine yetmez dünya şampiyonu olmak için. Bir şey daha var, o olmadan olmaz. Onun adı da, teknik direktör. Antrenörü olmayan bir dünya şampiyonu var mı? Antrenörü olmayan dünya şampiyonu yoktur. Biz yirmi kiloyu kaldıramazken, aynı yaştaki başka bir insan iki yüz kiloyu tuttuğu gibi kaldırıyor. Bunu ne ile elde ediyor? Bedenine riyazetle öyle bir güç kazandırıyor ki olağanüstü bir hal ortaya koyuyor. Bir insan iki yüz kiloyu kaldırıyorsa burada olağanüstü bir durum var demektir. Tasavvufi terbiyenin sonunda da böyle bir olağanüstü hal olur. İnsanın bedeni bunu gösterdiğine göre ruhu neden göstermesin? İnsanın bedeni, maddesi, kan ve kemikten ibaret olan varlığı olağanüstü bir gösteri yapabiliyorsa, ruhumuz niye yapamasın? Tasavvufi yolculukların sonunda ruhumuzu eğitiyoruz ve ona kemal vasıflarını kazandırıyoruz. Yolculuğun ikinci basamağı riyazet, “uzun ince bir yolculuğa” hazır olmak demektir.
- Tezkiye-i kalbin peşine düş!
Bu uzun yolculuğun bir yerinde tezkiye-i kalp dersi başlar. Kuran-ı Kerim’de kalplerinde hastalık olanlar, (Bakara, 2/10) kalpleri kirli – paslı olanlar, (Mutaffifin, 83/14) kalpleri katılaşmış olanlar, kalpleri taşlaşmış olanlar (Bakara, 2/74) gibi ifadeler geçer. Bu hastalıkları tedavi etmeye tezkiye deniyor. Tezkiye temizlemek demek, zekat kelimesi buradan gelir. Kalbimizi bunlardan nasıl temizleyeceğiz? Büyük cihat bu işte, bir diğer ifade ile büyük savaş. Kalbimizi hasta eden, kirleten, kalbimizi taşlaştıran, taştan daha katı hale getiren şeyler nelerdir? Bu soruya cevap aradığınız zaman birçok şey karşınıza çıkar.
Bir iki tane örnek verebiliriz: Mesela, kibir denen bir hastalık var, kalbimizi öldürür. Kibir nedir? Başkalarını küçük görmek, basit görmek, adi görmek; kendini bir yerlerde, yukarılarda görmek. Niye o yerlerde? Aklınca, ya parasına güvenir ya şanına, şöhretine güvenir ya titrine güvenir. İsminin önünde yer alan harflere bakar. Birileri küçücük o yüksek bir yerlerde, kibir denen afet bu. Kalbimizi kıpırdayamaz hale getiren bir belâ. Bunun tedavisi gerekiyor. Bunu kardiyologlar yapamaz, bu kardiyologları ilgilendirmiyor. Bir “kalp uzmanı” olacak ve bize tevazu dersi verecek; konuşmasıyla, oturmasıyla, kalkmasıyla, yemesiyle, içmesiyle, giyinmesiyle bize tevazu/alçakgönüllülük dersini verecek.
Kibrin zıttı tevazu. Tevazu muhteşem bir özellik, muhteşem bir zenginlik, muhteşem bir servet, gönülleri fetheden bir servet. Gönülleri fetheden nedir? Hiç öyle derin konulara girmeye gerek yok, bu toprakları fetheden kuvvet nedir? Bu toprakları fetheden kuvvet o dervişlerin tevazuudur, onların alçak gönüllülüğüdür. Diğer maddi güçler top/tüfek zaten gelip geçici şeylerdir. O tevazuyu yakalamak gerekiyor, kalbimizi kibrin pisliklerinden arındırmamız gerekiyor. Kibrin binbir çeşidi var; en tehlikeli olanı, yaptığı ibadetlere güvenerek başka mü’minleri küçük görme hastalığıdır. Feci bir tuzaktır bu. Niçin feci bir tuzak? Çünkü yaptığımız ibadetlerin kabul edildiğine dair bir belgemiz yok, kabul et Allah’ım diye yalvarıyoruz, kabul edildiğine dair bilgimiz yok. Bu bilgi olmadığı halde buna güvenerek nasıl başka bir mü’mini küçümseyebiliriz?
Kin tutmak denen bir başka hastalık var, kin tutmak, kindar olmak, bizi yiyip bitiren kemiren bir şey. Neyi kemiriyor? Manevi zenginliklerimizi, artılarımızı, birikimlerimizi kemiriyor. Kindarlık, gönlümüzün servetini tüketiyor; sürekli kan kaybeden bir insan gibidir, kindar insan. Kin tutmak o kadar tehlikeli bir hastalıktır ki, Allah Teala bize bunun özel duasını öğretiyor. Kuran’da her hastalığın özel duası yoktur. Bu hastalığın özel duası vardır. Özel, altı kelimelik bir dua, Haşr suresinin 10. ayetinde, Allah Teala’nın öğrettiği dua şöyle: “Allah’ım kalbimize mü’minler için kin koyma!” Her gün bunu tekrarlamamız lazım: Allah’ım kalbimize mü’minler için kin koyma. Çünkü öldürücü bir hastalık, çünkü kalbimizin bereketini yok eden, tehdit eden mahveden bir hastalık. Bu hastalıklarla kendi irademizle mücadele etmemiz gerekiyor aynen o maraton koşucusu gibi, kendi sabır ve irademizle bunlarla mücadele etmemiz gerekiyor, bunlarla alın terimizle baş etmemiz gerekiyor; kalp temizliği böyle gerçekleşecek.
Tezkiye peygamberlerin ana görevlerinden biridir. (Bakara, 2/129) Cimrilik de böyle bir hastalıktır, herkes kefenin cebi olmadığını biliyor ama kazandıklarını kamu için harcayamıyor. Riya da feci bir hastalıktır, riya, gösteriş nefsin öldürücü tuzaklarından biridir. Bu hastalıkları çoğaltabilirsiniz. Aynı mektebin dersleri bunlar, irfan mektebinin dersleri. İster tezkiye-i nefs diyelim ister tasfiye-i kalp diyelim, aynı kapıya çıkıyor.
Çağdaş insanın okuması gereken zorunlu derslerden.
- Ego, ben, ene, men’e dikkat et!…
Ego meselesi var, çağdaş insanın putlarından biridir; egonun Türkçesi ben, Farsçası men, Arapçası ene. Ne hikmetse hepsi üç harf. Buradan hareketle, tasavvufî eğitim, “üç harften üç harfe yolculuktur” diyebiliriz. Egodan aşka yolculuk. Egomuzu kontrol altına almak çok mühim bir şeydir.
Tasavvufî ahlak şunu söylüyor:
“Büyük işler yap ama vitrinde gözükme! Çünkü tehlikeli.
Büyük işler yap fakat gizli yaşa, büyük işler yap sadece O (cc) bilsin.
Vitrinde olduğunuz an riya afeti gündeme gelir. İşte bu ene’nin, ego’nun eğitimi ile ilgili bir konudur. Bununla başa çıkmak için birtakım donanımlara ihtiyaç vardır. Onları kazanmak gerekiyor. Tekke eğitimi aslında bunları insanlara kazandırmakla görevli. Ego için, ego eğitimi için bir başka formülü var dervişlerin; özellikle Melami neşvede olanlar bunun altını çizerler: Artılarından bahsetme, eksilerinle hesaplaş. Gönlündeki artılardan söz etme, reklamını yapma ama eksilerini dillendirmede problem yok. İnsanlar senin artılarını bilsinler diye bir derde düşme, ödül bekleme, beklenti içinde olma! O’nun bilmesiyle yetin! Yetinmezsen tekrar ego devreye giriyor çünkü. Çağdaş insanın ben eğitimi nasıl olacak, bu ciddi bir meseledir, çok ciddi bir konudur.
- Maddeye, paraya, dünyaya tapma!
Çağdaş, en büyük dertlerimizden biridir para pul, şan şöhret, makam mansıp. Eskiden de bu vardı ama bugün hepimizin bire bir yaşadığı bir hastalık oldu. Bizi çok zebun/zayıf hale düşürüyor. Para pul işleri, bizi o kadar esir hale düşürüyor ki olmamız gereken yerin çok uzaklarına yuvarlanıyoruz; bambaşka sahillere, kirli mahallelere itekliyor bizi. Bize ait olmayan mahallede, bize ait olmayan sahillerde dolanmaya başlıyoruz. Bu “put”lara karşı, bağışıklık kazanamıyoruz. Bildiğiniz gibi bedenimizin bağışıklık sistemi yerindeyse mikroplar bize hiçbir olumsuz etki yapamıyor, geliyor ve geçiyor. Değilse, basit bir nezle bile kişiyi öbür aleme götürüyor. Ruhumuz/kalbimiz de böyledir.
Çağın vebasına karşı bağışıklık kazanmamız gerekiyor. Para pul olsun mu olsun, servet-ü saman olsun mu olsun. Fakat bizde bağışıklık yoksa o bizi bambaşka yerlere atıyor, bambaşka mekanlara sürüklüyor ve “merkez”den gittikçe uzaklaşıyoruz. Merkezden, yani kendimizden. Yani kalbimizden. Onun için, çağdaş üç büyük put diye anlatıyorum bu konuyu. Çağdaş üç büyük put var, bütün dünyayı altüst ediyor. Lat, Menat, Uzza: materyalizm, kapitalizm ve sekülerizm. Birincisi maddeye tapmak, ikincisi paraya tapmak, üçüncüsü dünyaya tapmak. Bunlar tsunami halinde dünyayı tehdit ediyor; adeta ayaklarımızı yerden kesiyor ve bizi bambaşka düşünce ve felsefelere, bambaşka sevdalara itiveriyor, bu üç büyük put. Bunlara nasıl kafa tutacağız? Bunlara ancak bu üç konuda bağışıklığı olabilenler kafa tutabilir. Aksi halde işimiz çok zor.
- Sûretimize değil siretimize/içimize bakılacak, unutma!
Tekkede öğretilen hususlardan biri de şekille değil ruhla ilgilenmektir. Şekil tamam ama asıl olan ruhtur. Suretinize değil siretinize bakılacak; ilke bu, kalpteki niyetlerimiz ve amellerimiz esas alınacak. Paltomuza ve mantomuza bakılmayacak. Hırka değil hurka: gönül ateşi esas alınacak. Çağdaş insan dış süslemelerle meşgul. “Makyaj” peşinde. İçimize bakılacak, kalbimize bakılacak çünkü takva oradadır, takva kalptedir ve kalbe bakılacak. Libasu’t-takva, diyor Allah Teala: Takva elbisesi. (A’raf, 7/26) Bu takva elbisesini edinmek/diktirmek gerekiyor, bu takva elbisesinin peşine düşmek gerekiyor. Bunu dikecek terziyi arayıp bulmak gerekiyor. Bunun için tasavvufun tekniklerinden istifade etmemiz gerekiyor. Tasavvuf bir tecrübedir. Bin yıllık, bin beş yüz yıllık bir tecrübedir. Bu tecrübeyi kullanmamak akıl işi değildir. Bu muhteşem tecrübeyi almamız, kullanmamız ve hastalıklarımızın tedavisinde istifade etmemiz gerekiyor.
- Hem Latif hem Kahhar’dır O..
Dergahlarda insanoğluna öğretilen konulardan biri de şudur ve bu çağdaş insana da öğretilmelidir: Celal ve cemal vardır. Cemal ve celal tecellileri iç içedir. Mutasavvıflara göre, Allah’ın kainatta iki çeşit tecellisi vardır: Bir grup O’nun (cc) Kahhar isminin, bir grup Latif isminin tecellileridir. Bu ikisi de O’nundur, O’ndandır, O’nun tecellileridir. Dolayısıyla hayat bu iki renk arasında sürer, gider. Bir büyük sıkıntıyla yani celali tecelliyle karşılaştığımız zaman şuna inanırız; içinde bir cemali tecelli de vardır. Dolayısıyla büyük sıkıntıların içinde bir cemali tecelli olduğuna inanarak ümitsizliğe düşmeyiz. Bir cemali tecelliyle yüzleştiğimiz zaman ise bunun peşi sıra bir celali tecelli takip edebilir diye düşünerek şımarmayız.
Niyazi Mısri hazretlerinin üçyüzotuz yıllık muhteşem ifadesiyle:
“Cemali zahir olsa tiz celali yakalar onu,
Nerede bir gül açılsa yanında har olur peyda.”
Hayata bu gözle bakmak gerek. Bir yerde gül varsa, dikeni de göreceksin; dikene zumlanırsan gülü göremezsin, güle zumlanırsan da dikeni göremezsin. Gülü gördüğün yerde dikkat et diken oradadır ama dikeni gördüğünde de ümitsizliğe kapılma orada odaklanabilirsen bir gül kokusu alabilirsin. Hayata bu gözlükle bakılmasını ister dervişler.
Bu makamı geçenler Yunus Emre ile birlikte şu makama ulaşırlar:
“Ben dost kokusun almışam
Hûr u gılmanı neylerem.”
- Övgüleri değil kusurlarını gör!
Dergahlarda insanlara öğretilen bir diğer dersin özeti şudur; medih ile zemmi eşit gör, öyle bir noktaya ulaş ki dostların seni medhettiklerinde ne kadar etkileniyorsan, zemmettiklerinde de o kadar etkilen. Üstadımız öyle diyor:
Kahr-u lütfu şey-i vahid bilmeyen çekdi azap
Övgü ile yergiyi eşit görmek bir kemal halidir. Dostlar hem medhederler hem zemmederler; dost acı söyler, zemmeder bazen de medheder. Biz genellikle, egomuz terbiye edilmediği için, zemlere/yergilere kulak asmayız. Lafta hepimiz tenkide açığız. Fakat nedense zemler/eleştiriler bizi kızdırır, savunmaya geçeriz.
İbn Ataullah İskenderi’nin muhteşem bir cümlesi var, bazı cümleler gerçekten muhteşemdir. Hikem-i Ataiye isimli eserinde diyor ki: “Dostların seni medhettiğinde/övdüğünde sen o anda kendi günahlarını düşün!”
Dostlar seni medhederler, sana iltifat ederler, bazen hak etmediğin cümleler kurarlar, Onlara müdahale etme ama onlara da aldanma!. Onlar seni yükseltirler fakat sen onları dinlerken kendi kusurlarını düşün. İşte bunun panzehiri bu. Çünkü dostların senin kusurlarını bilmiyor, dostların senin iyi taraflarını biliyor, halbuki senin içinde kırk tane tilki dolanıyor üstelik kuyrukları birbirine değmiyor, bunu sen biliyorsun sadece, onlar bilmiyor.
- Tabiattan uzaklaşma!
Çağdaş insan için çok mühim bir başlık; kainat kitabını okumak. Kainat kitabını oku yani tabiatla birlikte ol. Çağdaş insanlar olarak en büyük derdimiz nedir? Biri de budur, bir tane değil tabiiki dertlerimiz, biri de budur: Tabiattan koptuk, yıldızlardan koptuk. Yıldızları seyrediyor musunuz geceleri? Yıldızları seyreden var mı? Büyük şehirlerde yaşayanlar! Yıldızları görüyor musunuz? Yıldızlara bakabilecek kadar zamanınız var mı? Zamanınızı nerelere bakarak geçiriyorsunuz? Yıldızların altında ibadet ne güzel şey! diyordu şair, demiş ve o onu yaşamış, çünkü o temiz dönemde yaşamış. Mudanya Kaymakamı Diyarbekir’li Fâik Ali Ozansoy’un mısraıdır bu. Süleyman Nazif’in kardeşidir.
“Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey” diye başlıyor ve şöyle bitiyor;
Yıldızların altında ibadet ne güzel şey.
Yıldızlar var mı hakikaten bu dünyada, Allah’ın yemin ettiği yıldızlar; Allah’ın yemin ettiği yıldızlar neredeler? (Necm, 53/1) Kim kapattı onları? Kim perdeledi? Kirliliğimiz… Tabiatı, yani kendimizi kirlettik. Dolayısıyla çağdaş insanın en büyük problemlerinden biridir, tabiattan uzaklaşmak, tabii olandan uzaklaşmak. “Tabiattan uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah’tan” diyor şair. Tabiatla, toprakla tabiî hayatla birlikte olmamız gerekiyor.
22. katta yaşanır mı? Beşinci, onuncu katta yaşanır mı? Bir insanın ömrü betonda doğar, başlar ve betonda biter mi? Evet, betonda doğuyor, betonda ölüyoruz. Yetmedi mezarlar da beton oldu. Peki bu hayat mı? Bu nasıl bir hayat? Ve maalesef, biz bu hayatın tam göbeğindeyiz. Ne yapacağız? Çaresini arayacağız. 22. kattan daire almanın çaresini arıyoruz ya; bu dertten, bu yanlıştan, bu yalandan dönmemiz gerekiyor, toprağa dönmemiz gerekiyor. Çağdaş dünyanın en yalan işlerinden biridir bu, insanları yirmi katlı betonlara hapsetmek. Biz de oranın gönüllü insanlarıyız, gönlümüzle geliyoruz, kimse bizi kovalamıyor; ama bu çıkar yol değil. Bu yanlıştan dönmemiz gerekiyor.
Daha acı olanı ise Allah’ın Evi’nin dibinde heyulâ gökdelen! Edeb yâ Hû
Herkesin aleyhinde konuştuğu gecekondular var. Aslında gecekondular ıslah edilse ne güzel olur; doğal olan odur, tabii olan odur. Gecekondularda hiç değilse ayağın toprağa değiyor. Bizim işimiz gökdelen dikmek değil, büyük bir vebal bu. Gecekonduyu ıslah etmek, imkanlarını geliştirmek. İnsana yaraşan odur, yakışan odur. İnsanın evi kendisine ait olmalıdır. Bir oda bir salon da olsa beş metrekare bahçesi de olsa kendisine ait olmalıdır. Tavanı ve tabanıyla kendi malı olmalıdır. Orada kuşuyla, kurduyla, kedisiyle, karıncasıyla yaşamalıdır, tabii olan insani olandır.
Son deprem afetinden ders çıkaracak mıyız?
Hâlâ imar afları, hâlâ gökdelen lafları devam mı edecek?
Çağdaş insan, yani biz, bu işin çok uzağına düştük. Bunun dönüşü mümkün değil midir? Nereye gidiyoruz, bu yol bizi nereye götürecek? Bu tabii değilse, insani değilse neyin kavgasını veriyoruz? Sanayileşme denen bir başka afet var. Orada da sınırlar aşıldı ve tabiatı mahvettik. Sanayi ne yapıyor? Sanayi, insana yarar bir şeyler yapar değil mi? Sanayi yaşadığımız toprakları mahvediyor, böyle sanayi mi olur? Ağır sanayi denen bela nehirlerimizi, suyumuzu havamızı mahvediyor. Böyle sanayi mi olur? Sanayi nehirlerdeki balıkları öldürüyor, buna kimin hakkı var? Karıncanın hesabını düşünen bir kafadan nereye geldik, nereden nereye savrulduk! Kendimizi sanayi diye kandırıyoruz. Nereye, bu gidiş nereye, bu hız nereye? Hızdan aldığımız haz ile nice canlıları öldürüyoruz. Bunun hesabı sorulmayacak mı? On kilo daha fazla domates almak için milyonlarca canlıyı yok eden tarım ilaçlarının hesabı sorulmayacak mı?
- Üçüncü boyutu ara!
Üç boyutlu resimler var, bilmem hiç baktınız mı? Ben bakmayı seviyorum, hoşuma gidiyor. Üç boyutlu resim, bakıyorsunuz bir resim, renkli bir resim fakat burada üç kademe var. Yalnız, bu üç kademeyi görebilmenin şartları var.
Birinci şart o resmi sabit bir yere koyacaksınız, sakin olacak, oynak olmayacak. İkinci şart, oraya dikkatinizi toplayarak bakmaya başlayacaksınız. Bütün melekelerinizle ona odaklanacaksınız. Üçüncü şart da başka hiçbir şeyle ilgilenmeyeceksiniz. Bunu yaptığınız zaman o baktığınız resimden farklı, bambaşka bir resim karşınıza çıkıyor, ilk sayfada olmayan bir resim; bir çiçek, bir hayvan. Eğer sabredebilip ve gözlerinizi oradan ayırmadan 1, 2, 3 dakika bakabilmeyi becerebilirseniz üçüncü bir fotoğraf çıkıyor, o da ikinciye hiç benzemiyor. Üç boyutlu resim böyle bir şey.
Dindarlığı buna benzetiyorum. Üç boyutlu resim bize ne diyor biliyor musunuz? Şunu söylüyor; ‘otur kardeşim, sakin ol, bu telaş niye?’ Birinin çağdaş insanlara otur demesi lazım, otur, otur bir bak; kendine bak, etrafa bak! Yirmi dört saat koşuşturmaca, ne oluyor? Bu telaşla yapacağımız bir şey yok. Ciddi bir iş bul, sakin ol. Bak, buna bak önünde yeni bir ufuk açılacak. Hayır, hayır. Hız, hız denen bir şey var ya, hız çağdaş putlardan biri. Daha hızlı gittik efendim, daha hızlı gidiyoruz, nereye gidiyorsun ama daha hızlı? Hepimizin ağzındaki cümle şu: Efendim oraya eskiden on saate gidilirdi şimdi bir saate gidiliyor.
Burada esas sormamız gereken soru şu; on saate gidilen yere bir saate gittin, anladık da o geri kalan dokuz saatte ne yaptın, onun hesabını verir misin! Hız, bu hızın hesabı da ağır olacak. Bu hızın verdiği hazla sadece trafikte akıttığımız kanlar var ya bir gün bizi boğabilir.
- Mesele ipi göğüslemektir
Son maddede, on birinci maddedeyiz. İlk surenin ilk duasıyla başladık, ilk nazil olan surenin son ayetiyle bitirelim: V’escüd ve’ktarib! Bize verilen hedef bu. Kur’an-ı Kerim bize birçok ayette hedef gösteriyor. Gösterilen bir hedef de bu: Secde et ve yaklaş!
Mesele bu zaten; mesele tasavvuf, tarikat değil. Tasavvufu bilmek, tarikata girmek işin abc’sidir. Hedef değildir. Mesele ipi göğüsleyebilmektir. Bu tıpkı şuna benziyor: Kelime-i şehadeti getirdim, Müslüman oldum. Tamam ama mesele o değil ki, o daha başlangıc noktası. Mesele “takva” makamını “kâmil insan” derecesini yakalayabilmektir.
“Ve iza tütla aleyhim ayatu’r-rahmani harrû sücceden ve bükiyya” hedef bu. Bunu yakalayamadıktan sonra mezhep ve tarikatın adı yeterli olmayacaktır. Bu ayetin Türkçesi şu: “Onlara Rahman’ın ayetleri okunduğu zaman secdeye kapanırlar ve ağlarlar.” (Meryem, 19/58)
Kim bunlar? Bu tip ayetleri okurken Allah’ın başkalarını tasvir ettiklerini düşünürüz. Başkalarına değil bize çizilen hedef bu. Bu hedefi yakalamak için koşmak, ter dökmek lazım. Takviye kuvvetler arayıp bulmak lazım. Bu hedefi yakalamak kolay değil, imkansız da değil. İşte cihadın büyüğü bu, işte bu noktaya doğru aşkla, şevkle, umutla yürümek lazım.
Bahaeddin Nakşibend Hazretleriyle ile ilgili bir menkıbe var. Bu anlatacağım menkıbeyi de bize Molla Camî meşhur Nefahatü’l-Üns adlı kitabında naklediyor. Nefahatü’l-Üns’ü yazan Molla Camii, Bahaeddin Nakşibend’den yirmi, otuz sene sonra doğmuş. Büyük bir mutasavvıf, büyük bir alim ve şair. Bu Anadolu topraklarında beş yüz yıldır Nefahatü’l-Üns okunuyor. Niçin? Çünkü bu Farsça kitabı Lamii Çelebi beş yüz sene önce Türkçeye çevirmiş. İnsanımızı/irfanımızı yoğuran kitaplardan biridir Nefahatü’l-Üns. Orada, Bahaeddin Nakşibend bölümündeki bir menkıbe şöyle:
Bahaeddin Nakşibend’in son günlerinde bulunduğu bir mecliste ölümden bahsediliyor. Büyük gönül eri Ebu Said Ebü’l-Hayr’dan söz açılıyor. Ebu Said Ebü’l-Hayr, ondan iki yüz, üç yüz sene önce yaşamış büyük bir mutasavvıf. Onun vefatından bahsediyor. Ebu Said Ebü’l-Hayr’a müritleri sormuş: Efendim, sizin cenaze töreninizde hangi ayeti okuyalım?
O bölgede cenazeler teşyi edilirken ayet okunuyormuş demek ki, o anlaşılıyor, sizin cenazenizde hangi ayeti okuyalım, sorusundan. Ebu Said Ebü’l-Hayr Hazretleri de, “Estağfurullah ayet büyük bir iştir, ayet değil, şu beyiti okuyun.” demiş. Bir Farsça beyit söylemiş; dostun dosta kavuşması anlamında bir beyit…
Bahaeddin Nakşibend bunu anlatmış yanındaki dostlarına ve ilave etmiş, benim cenazemde de şu Farsça beyiti okuyun:
“Müflisanım âmedim der-kuy-i tu
Şey’en lillah ez-cemâli ruy-i tu.”
Herhalde dostları da onun cenazesinde bu beyiti okumuşlardır. Türkçesi şöyle:
“Ey Allah’ım, iflas etmiş bir vaziyette sana doğru, senin köyüne doğru geliyoruz;
Ne olur Allah’ım, büyük hazinelerinden bize bir şeyler lûtfet de bu iflastan kurtulalım.”
Bu beyti Bursalı Lamii Çelebi XV. yüzyılda nazmen şöyle çevirmiş:
“Bugün müflisleriz köyünde ey şah
Cemalinden umarız şey’en lillah.”
Bendenizin tercümesi ise şöyle:
“İflas etmiş bir halde huzura geliyoruz
Ne olursun Allah’ım rahmet dileniyoruz!”
