Yıldızlarını kaybetmiş yosun kokulu şehirde kalabalıkların kiri sürekli denize sızar. Deniz onları sindirmeye çalışır. Hazmedemez. Dalgalar taş biçimli betona çarpar, onu dönüştüremeyip şaşar. Geriye çekilip bir daha, bir daha dener ama beton keskin kenarlarıyla bu gayretkeş denize karşı ruhsuz dikilir. Betonla başa çıkamaz deniz. Tıpkı şehrin abartılı nüfusunu kendi rengine boyamakta, şehrin bir parçası kılmakta aciz kalması gibi… Kentin karakteri zayıftır. Kıyıda köşede sessizce yaşlanan olgun bir ruh da yaşar. Görülmesi zordur. Bazı zenginler, tarihçiler, seyyahlar ve eskilerden birileri onun farkındadırlar.
Turist sayısı yerlilerden fazladır. Çoğu, kaldırımı kendi icat etmiş gibi davranır. Deniz kıyılarındaki masalarda onlar önceliklidir. Üstünüze dev pusetleriyle yürürler. Arabasıyla cümle âleme kendi müzik seçimini ilan ederek dolaşanlar keşmekeşe katkıda bulunur. Kulak düşmanı motosikletlerin sürekli acelesi vardır. Her an her yerden çıkabilirler. Yol verdikleri görülmemiştir. Ters yönden gelirler. Kaldırımlara çıkabilirler. Nasılsa keşmekeş vardır. Bu dalga içinde dalgınlaşmak imkânsızdır. Üst geçit basamaklarından delice inen bir bisikletliyle yüz yüze gelinebilir. Yürüyen merdivenler ağlamaklıdır. Kalabalık devamlı koşturmaktadır. Hiçbiri bulunduğu noktadan memnun değildir. Kafa kafaya gelen, rayından çıkan tramvaylarda hep psikozlu biri; ülkeye, devlete, halka karşı ileri geri konuşur. Son derece iddialıdır. Vagonlarda telefona bağıranların sesi perişan su satıcılarından daha çok çıkar. Işıklı ekranlarına odaklanan ifadesiz yüzler bunlardan etkilenmez. Aktarma kapıları arasında en iyi koşabilenler oturur. “Kart yüklemeniz gerçekleşti.” sesi çınlar sürekli. Gerçekleşmek kelimesi rahatlatır. Dolar boşalır kartlar. Kalıcı değildir bu gerçek, bu rahatlama.
Şehre yeni gelen biri gece kendisine kahkahayla gülündüğünü sanabilir. Martılardır oysa. Avazları çıktığı kadar dalga dalga bağırırlar. Balığı tükenmiş denizlerden çöplüklere geçip evrilmiş, kara kuşu olmuştur. Delirmiştir. Damlarda dolaşırken yanlışlıkla düşmüştür. Unutmuştur kanatlarını.
Kedilerin önünde insanlar eğilmiştir. Kediler şehrin en mutlu varlığıdır. Yediği önünde, yemediği ardındadır. Cami avluları, vapur iskeleleri, tramvay durakları onundur. Hayatın sırrını çözmüştür. Felsefesi sağlamdır. Ayaklarını sürüyerek inşaata giden işçilerin yolunda yatarak keyif çatar. Ne zoru var bu insanoğlunun, diye alaycı bakar.
Sosyete pazarları en kaotik biçimde kaynar durur. Sudan ucuz çullar için kadınlar kendilerine tahta tezgâh önünde yer açmaya çalışırlar. Çoğu naylondur. Çoğu bir acayiptir. Döner ve gözleme kokuları arasında havaya uçuşan çullar… Adeta bir tamtam sesi eksiktir. Elli gel elliii diye bağıran adama bakmadan geçilemez. Binlerce insanla muhatap olan bir kısım esnaf evliyalaşmıştır.
İncirli’de incir, Fıstıkağacı’nda fıstık, Bağcılar’da üzüm, Zeytinburnu’nda zeytin yoktur. Cevizlibağ’da ne ceviz ne bağ vardır. Söğütlüçeşme’de söğüt ve çeşme kelimeleri tamamen unutulur.
Bir yanda matkaplar asfaltı deşer, bir yanda beton mikserleri ve kontak kapatmayan kamyonlar… Kafeteryalar dolup taşar. Cadde kenarında, bitmeyen lastik homurtusu eşliğinde karton kutulardan alengirli isimleri olan kahveler içilir. Otoyol kenarlarındaki çimlere oturup egzozlu piknik yapanlar vardır.
Ay, bir kavun dilimi gibi tatlı tatlı doğarken denizin üstüne, yine de seviyorum yahu bu şehri diyenlerin sayısı artar. Kandırır onları Boğaz’da serinleten poyraz. Kandırır cami avlusundaki kanat şakırtıları. Kandırır kadim şehrin hatıraları. Rutin, arabesk bir hazza dönüşmüş ve kendine esir etmiştir.
