Bizimle İletişime Geçin

Kavram

Yanılgılarımızdan Korkmalı mıyız?

Yanılgılara düşmemek için çareler aramak, düşüldüğünde en kısa zamanda yanılgılardan dönmek, meydana gelen maddî manevî hasarı gidermek için çabalamak ebedî kurtuluş için elzemdir. Çünkü eğer bir yanılgı basit görülüp ihmal edilirse onu bir diğeri takip edebilir, biri diğerini tetikleyebilir. Çığ felaketinin zarif kar taneciklerinden oluşması gibi bu basit yanılgıların da zamanla önüne geçilemeyen büyük felaketlere neden olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

EKLENDİ

:

İnsan, meleklerden farklı olarak başkaldırabilecek bir özellikte yaratılmıştır. O, özgür iradesiyle Allah’a itaat de edebilir, isyan da… Zaten onu diğer canlılardan üstün kılan da bu özgür iradesidir. Çünkü başkaldırabileceğinin bilincinde olanın itaati, zorunlu olarak itaat edenin itaatinden çok daha değerlidir.

İnsan, gerek doğanın gerekse kendi fizyolojisinin zorladığı şeyleri ertelemeye, onların arasında tercih yapmaya veya bazılarını tamamen reddetmeye muktedirdir. Yani insan, yalnız doğaya değil kendi doğasına da başkaldırabilir. Örneğin kendisini sevme ve koruma içgüdüsüne karşı gelerek intihara kalkışabilir veya din, vatan, bayrak, namus gibi yüce addettiği değerler uğruna kendisini feda edebilir. Bu seçme özgürlüğü, aynı zamanda seçimlerinin hesabını verme sorumluluğunu da beraberinde getirir.

İnsan, dünyadaki canlı ve cansız tüm varlıklarla iletişim ve etkileşim içerisinde olduğundan olaylar ve nesneler arasında çeşitli bağlantılar kurarak algılamayı gerçekleştirir. Bu bağlantılar, önceden edinilen bilgi ve tecrübeler yardımıyla kurulur ve insan, özgür seçim ile bunlara dayanarak bir karar verir. Bu karara bağlı olarak da hesabını vermekle yükümlü olduğu davranışlar sergiler. Fakat bu bağlantılar, bazen gerçeği yansıtırken bazen de yanlış sebep-sonuç ilişkisine dayalı olması nedeniyle gerçeği yansıtmaz. İşte, yanılgıların temelinde bu zihnî süreç yatmaktadır. Bu süreç doğru işletilebildiği oranda alınan kararlar doğru olacaktır.

Bu noktada insan için en zor şey, kendini en iyi şekilde tanıyarak olumlu yönde değiştirebilmesi ve geliştirebilmesidir. Bu tanıma süreci olmadan iyi bir insan olmak ve iyi bir insan yetiştirmeyi düşünmek çok yanlıştır. İnsanı en iyi bir şekilde tanıtan gerçek bilgiyi ancak pişman olan günahkâr insanlarda bulabiliriz. Çünkü böyle bir insan, hayatın aksayan yönlerini yaşamış, bu olumsuz durumdan kurtulmuş ve böylelikle kendi gerçekliğini doğrudan tanıyabilmiştir.

Yaptığı kötü amellerden pişman olan insan, dinimizde de çok değerlidir. “Âdemoğullarının hepsi çok günah işler. Çok günah işleyenlerin en hayırlısı ise çokça tövbe edenlerdir.” (İbn Mâce, “Zühd” 30) ve “Allah’a yemin ederim ki şayet siz günah işlememiş olsaydınız, Allah sizin yerinize günah işleyip tövbe eden bir topluluk getirir, onlar bu günahlarından dolayı Allah’tan af talep eder, Allah da onları affederdi.” (Müslim, “Tevbe”, 11) hadis-i şerifleri, hatasız kul olamayacağını ve hataya düşenlerin de tövbe edip kendisini bu günahtan kurtarması durumunda makbul bir kul olabileceğini haber vermektedir.

Aslında yanılgılar ve neticesinde işlenen günahlar, insanı ümitsizliğe değil başarıya götüren birer sâiktir. İnsanlar, başarılarını yanılgılarından edindikleri tecrübelere ve günahlarından sonra duydukları pişmanlıklara borçludurlar. Çünkü yanılgılar, kişiyi pişmanlığa ve vicdan azabına sevk ettiği için onu sonraki hayatında daha dikkatli yapar ve aynı hatayı tekrarlamaktan alıkoyar. Hatta İspanyol filozof Gasset, geçmişin korunmaya en layık olan yanının isabetli kararlardan ziyade yanılgılar olduğunu, çünkü onların kişileri aynı hatalara düşmekten engelleyeceğini söyler. Dolayısıyla insanın gerçek hazinesi, yanılgılarının hazinesidir. Bunlar, binlerce yıl süresince damıtılarak gelen gerçek hayat deneyimleridir.

Bu noktada bir mümin ne yapmalıdır?

Şüphesiz insanı en iyi tanıyan ve tanıtan, onu yaratan Allah Teâlâ’dır: “Hiç Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır?” (el-Mülk 67/14). Ayrıca nefsin vesveselerinin insanın fikir ve davranışları üzerindeki etkilerini de en iyi bilen O’dur: “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf 50/16). Dolayısıyla insanı tanıma konusunda aklımıza rehberlik edecek en güvenilir bilgi, hiç şüphesiz vahiydir yani Yüce Allah’ın insanları bilgilendirmesi ve yol göstermesidir. Dolayısıyla Kur’ân, insanı çeşitli vasıflarla örneğin; nefsiyle, kalbiyle, vicdanıyla, duygularıyla, mükemmelliğiyle, zaaflarıyla, kıskançlığıyla, zorbalığıyla, zanlarıyla velhasıl iyi veya kötü tüm yönleriyle anmakta, aynı zamanda bu vasıfların amellere yansımasının tamamen insanın özgür iradesine bağlı olduğunu haber vermektedir.

İnsan, Kur’ân’ın bir âyetinde doğru tercihleri neticesinde kerîm bir varlık (el-İsrâ 17/70) olarak anlatılırken, bir başka âyetinde yanlış tercihleri nedeniyle esfel-i sâfilîn yani aşağıların en aşağısı (et-Tîn 95/5) şeklinde tanıtılır. Bu anlamda insan, yaratılış itibariyle ne bir melektir ne de bir şeytandır. O, Allah’a iman edip O’nun emir ve yasaklarına uyarak yüce bir mertebeye erişebilirken O’nun dininden yüz çevirdiği zaman hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye düşebilir (el-A‘râf 7/179).

Bu yükseliş veya düşüş, onun aldığı ve uyguladığı kararlarla yakından ilgilidir. Çünkü insan, duygularını vahiy ve akıl ile kontrol edebilen, yapacaklarına kendi iradesiyle karar verebilen bir varlıktır. Dolayısıyla da aldığı kararlardan ve bu kararların sonuçlarından bizzat sorumludur.

İnsanın bu konudaki en temel problemi, kendinden yani yaratılış amacından, üstün ve zayıf yönlerinden ve sorumluluk alanlarından habersiz oluşudur. Kendi kendinin objektif bir gerçeklikle farkına varamayan insan, sahip olduğu melekelerini çalıştıramamakta ve dış dünyayı doğru bir şekilde algılayıp tanımlayamamaktadır. Bu nedenle Kur’ân, insanın gerek kendini gerekse dış dünyayı tanımasını ve emredilen olumlu davranışları hür iradesiyle sergilemesini tavsiye etmektedir. Bunu gerçekleştirmek için de insanları yanılgılara sürükleyen ön yargılara, asılsız inançlara, takıntılara, olumsuz duygu ve düşüncelere, korkulara ve taklide savaş açmıştır.

Bu sayılanlar ve daha niceleri insanı uhrevî yıkıma götürebilecek yanılgılara sebep olabilir. Tüm bunların İmam-ı Gazzâlî’nin deyimi ile tedavi edilmeleri zorunludur. Bu nedenle yanılgılara düşmemek için çareler aramak, düşüldüğünde en kısa zamanda yanılgılardan dönmek, meydana gelen maddî manevî hasarı gidermek için çabalamak ebedî kurtuluş için elzemdir. Çünkü eğer bir yanılgı basit görülüp ihmal edilirse onu bir diğeri takip edebilir, biri diğerini tetikleyebilir. Çığ felaketinin zarif kar taneciklerinden oluşması gibi bu basit yanılgıların da zamanla önüne geçilemeyen büyük felaketlere neden olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Bu açıdan yanılgıların nedenlerini araştırıp onları tedavi etmek, her akıl sahibi için farz derecesinde bir sorumluluktur.

Kur’ân, “Nefsini arındırıp temizleyen felaha ermiştir” (eş-Şems, 91/9) buyurarak bu çabanın sonsuz mutluluğun anahtarı olduğunu bizlere hatırlatmaktadır.

Okumaya Devam Et...

Kavram

Beynimizdeki Kamburlar

Kuluna taşıyabileceği kadar dert veren, verdiği derdin dermanını da veren Yüce Yaratan! Kulunun her halini bir imtihan vesilesi eylemişse, kula düşen imtihanda olduğu bilincini yitirmemek ve derdi verenden başkasına sızlanmamaktır. Yaratan’ın imtihan olarak verdiği dertlere sabır ve şükürle mukabelede bulunduktan sonra; beynine ve yüreğinde başkaca dertleri misafir etmemektir. Hele misafirlik sınırlarını geçip, dertleri ev sahibi yapmak; beyin kamburu olmaya davetiye çıkarmaktır.

EKLENDİ

:

Ömrü ağır yük taşıyarak geçen yaşlılarımız… Onları iki büklüm yürürken gördüğümüzde, yüreğimiz burkulur, içimiz cız eder. Bir fırsatını bulup onların yaşam öykülerini dinlemek, belindeki kamburun hikâyesine ulaşmak isteriz. Aslında onların büyük çoğunluğu detay vermez. Sündüre sündüre anlatmaz. Sadece “Hayat!” der ve susar. Gözleri ufka dalar, gözleriyle konuşur onlar. Yaşadığı yokluğu, kıtlığı, zorlukları hayata dair, şikâyet sebebi yapmazlar. En fazla “O zamanlar öyleydi” derler.

Yürürken zorlanırlar, bazen nefes almakta güçlük çekerler. Durup dinlenmeleri gerekebilir. Ama kamburları ile barışıktır onlar. Çünkü bu fiziksel bir durumdur. Yaşadığı hayatın bir armağanı olarak kabul ederler. Ve her hallerinde şükür vardır. Hâl ehlidir, o güzel insanlar.

Belinde kambur olanları gördük ama beyninde kambur olanları pek görmedik. Beyin kamburlarını, görmemiz pek mümkün de değildir aslında. Çünkü fiziksel bir durum değildir. Gözle görünmez onlar. Beyninde kambur olanları anlamak için biraz hâl ehli olmak gerekir belki de. Anlamak için gözlerine bakmak hatta gözlerinin ardına bakmak gerekir.

Sözünü ettiğimiz kamburlar, tıbbî anlamda rahatsızlıklar değil elbette. Hekime başvurulması ve hekimin tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmeyi gerektiren hastalıklardan söz etmiyorum. Sözünü ettiğimiz kamburlar, özellikle beynimizde oluşturduğumuz kamburlar, ömür törpüsü yürek yüklerimiz var ya… İşte onlardan bahsediyorum.

Kuluna taşıyabileceği kadar dert veren, verdiği derdin dermanını da veren Yüce Yaratan! Kulunun her halini bir imtihan vesilesi eylemişse, kula düşen imtihanda olduğu bilincini yitirmemek ve derdi verenden başkasına sızlanmamaktır. Yaratan’ın imtihan olarak verdiği dertlere sabır ve şükürle mukabelede bulunduktan sonra; beynine ve yüreğinde başkaca dertleri misafir etmemektir. Hele misafirlik sınırlarını geçip, dertleri ev sahibi yapmak; beyin kamburu olmaya davetiye çıkarmaktır.

Güzel insan, hatta yedi güzel insandan bir insan… Cahit Zarifoğlu’nun ifadeleriyle:

Burası dünya!

Ne çok kıymetlendirdik.

Oysa bir tarla idi;

Ekip biçip gidecektik.

Dünyayı bu kadar dert ettiğimizden beri, dünyalar kadar derdimiz oldu. Hem de varı yoğu dert ettik. Olur olmaz şeylere dertlendik yani. Dertlerimiz bir çığ gibi katmerlendi. Önce beynimize sonra yüreğimize oturdu. Öyle bir oturdu ki, kocaman kocaman kamburlar oluştu. Sonra dertleri unutup, kamburlarımızı dert eder olduk. Dahası olur olmaz insanlara kamburlarımızı gösterip, dert yanmaya başladık. Derdin kimden geldiğini unuttuğumuz gibi, kamburları kendi ellerimizle şişirdiğimizi de unuttuk.

“Gül geç!” diyeceğimiz, “Gör geç!” diyeceğimiz hatta “Görmeden geç!” diyeceğimiz olaylara çoğu zaman gülemedik. Görmesine gördük ama görüp geçemedik. Hele görmeden geçme işini hiç beceremedik. Gördüklerimizi zihnimize kazırken, demir üzerinde kazımaktan beter kazıdık. Sonra silemedik. “Olmuyor, yapamıyorum! Bana yaptıklarını bir türlü hazmedemiyorum!” diye dert üstüne dert yandık. Beynimizdeki kamburları kabarttıkça kabarttık.

Oysa nimetlere, dertlere, kusurlara karşı bakış açımız bambaşka olmalıydı. Tıpkı Yahyalı’lı Hacı Hasan Efendi’nin (k.s) ifade ettiği gibi olması gerekmez mi?

Az nimeti az sanma, kimden geldi ona bak!

Az günahı az sanma, kime karşı ona bak!…

Olaylara, insanlara, kavramlara doğru yerden, doğru açıdan bakmayı ve buna göre tutum geliştirmeyi başarabildiğimiz zaman; kamburların önce esneyeceğini sonra da eriyeceğini görebiliriz.

Her şey orijinali ile daha güzel. Doğal haline yeter olur mu hiç!

Okumaya Devam Et...

Kavram

İman Nedir?

Her çağda ve çağımızda “anlam soru(n/s)u” en önemli soru/n olmuştur. Az çok düşünen her insan, “Ben kimim, niye buradayım, ne olacağım?” gibi soruları kendine sormuş ve oradan bir anlam çıkarmaya çalışmıştır. Çıkarabilmiş midir? Bu tür soruları en çok soran felsefedir ve felsefenin (dün ve) bugün geldiği noktayı felsefe tarihinden az-çok biliyoruz; nihilizm ya da hâlâ arayış.

EKLENDİ

:

İman, kelime anlamıyla emniyet ve güven; dinî anlamıyla Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Elçilerine, Âhiret Gününe (=İman esaslarına), Kazâ ve Kadere inanma; Kelamî anlamıyla, İmam-ı A’zam’a göre, söz ile ikrâr, kalp ile tasdik ve âzâ ile ameldir.

İman, insana nasıl güven/emniyet verir? İnanan, inanınca kendini nasıl güvende hisseder?

İman, sadece bir kafa/kalp konforu mudur?

İmanla nasıl bir güven hedeflenir?

Kişi imana ulaşamazsa kalbi/kafası sürekli tedirgin midir?

Bu ve bunun gibi birçok soru imanı ilgilendirir.

Öyleyse iman nasıl “bir şey”dir?

“İman edin! Kurtulun!.” sözü ne anlama gelmektedir? İman etmeyenler niye kurtulamaz?

Bismillah…

Her çağda ve çağımızda “anlam soru(n/s)u” en önemli soru/n olmuştur. Az çok düşünen her insan, “Ben kimim, niye buradayım, ne olacağım?” gibi soruları kendine sormuş ve oradan bir anlam çıkarmaya çalışmıştır. Çıkarabilmiş midir? Bu tür soruları en çok soran felsefedir ve felsefenin (dün ve) bugün geldiği noktayı felsefe tarihinden az-çok biliyoruz; nihilizm ya da hâlâ arayış…

Akılla imana ulaşılabilir mi? Ulaşılamaz diyenler de ulaşanlar da aklı kullanırlar; “aklı olmayanın, imanı yoktur.”, aklı olmayan, imanla mükellef tutulmamıştır.

Akıl, arar, bulur; bulduklarını birbirine bağlayarak, bulduklarının birbirleri ile ilişkisini kurarak çalışır. Akıl, olmayan bir şey ile ilgilenmez, olan bir şeyin ne olduğunu, ne işe yaradığını tespit eder ve varlıkta bir “düzen/hiyerarşi” arar; varlıkları sınıflandırır; maddi-manevi, somut-soyut gibi… Oralarda derinleştikçe ilimleri ortaya çıkarır: fizik, kimya, biyoloji, tıp, tarih, sosyoloji, siyaset, antropoloji, felsefe, astronomi gibi…

İnsandaki düzen arama fikri, insanı düzen kurucuya götürmüştür. Bu düzen kurucular, tarihte, “somut, soyut ya da birçok” olabilmiştir. Antik Yunan’da ve Mısırda, hatta Babil ve Sümer’de her ciddi iş bir Tanrı’ya verilmiştir: yer tanrısı, gök tanrısı, yer-altı, yer-üstü tanrıları, zamanı kontrol eden tanrı (kronos), baş tanrı (zeus), düzen kuran tanrı; tanrılar arasında iş birliği ve uyum sağlayan tanrı (apollon) vb. birçok tanrı, tanrılar panteonunda insanlardan ayrı “yukarıda” yaşar ve aşağıdaki insanlar da onlara itaat eder, kurbanlar sunardı…

İbrâhimî tek Tanrı’lı dinler, insanların ürettikleri tüm tanrıları “birledi” ve bu tanrılar arasındaki kavgaya (kaosa/karmaşaya) son verdi. Bu dinler bilindiği gibi Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm. Yahudilik, sonradan bir kabile dini hâline geldi, evrenselliği kalmadı; Hristiyanlık, teslise “battı” ve Tevhit’ten uzaklaştı; İslâm ise otantikliğini, orijinalitesini koruyor.

Biz burada İslâm’ın imanını ele alacağız.

İslâm, tüm insanları imana çağırır. İslâm’a göre iman, dünya ve ahiret saadetidir ama bu saadetin bir “bedeli ve riski!” vardır. “Bu nasıl söz?” dediğinizi duyar gibiyim; hem imana, emniyet/güven diyeceksin hem de “riskli bir şey” olduğunu söyleyeceksin!

Şöyle: İslâm’a göre her şey Allah’ın yaratmasıyla olmuş/oluşmuştur, insan dâhil. İnsana verilen her şey de Allah’ın ikramı ve nimetidir. İnsan, buraya (bu dünyaya) bir imtihan/deneme için gönderilmiştir; bu dünya geçicidir, kalıcı olan ahiret yurdudur.

İmanı kabul eden, denemeyi/imtihanı/sınavı (sınava girmeyi) kabul eden adamdır.

Diyeceksiniz ki, herkes zaten zorunlu olarak (istese de istemese de) bu denemeye/imtihana girmiyor mu?

İnanan, bu denemeye bilerek giren adamdır; inanmayan ise öylesine giren biri…

Denemeye/imtihana bilerek girmek nasıl olur? Hazırlanmakla… Risk almakla… Kendini sınamaya açık kılmakla…

İnanmayan, inanana göre, telâfi edilmesi daha zor ve daha büyük riskler alır/alıyor.

İnanan, inanmakla nasıl bir risk alıyor?

Rabbinin peşin verdiği şeyleri (malı/canı), O’nun istediği şekilde “elinden çıkarmayı” (vermeyi) göze alarak!

İman, sadece bir kafa/kalp konforu olsaydı mesele yoktu. Bugün biz imanı böyle bir şey gibi algılıyoruz sanki! Hâlbuki iman, uğrunda birtakım fedakârlıkların yapılması gereken bir şey. Dün böyle “algılanmış” ama bugün bu algı “kısa devre” yapmış; ‘zahmet çekmeden rahmete ulaşmak’, ‘armut piş ağzıma düş’, ‘kısa yoldan köşeyi dönmek’ gibi.

Dün (asr-ı saadette) çekilen eziyetler iman eziyetiydi! “Bu sıcakta savaşa mı gidilir?” diyenlere, “cehennem daha sıcaktır!” uyarıları (Tevbe 80), inanmış insana yapılan uyarıydı.

İman bugün bizim cebimizden 10 TL alamadığı gibi, aksine biz inanınca cebimizin daha çok şişeceğini tasavvur ediyoruz! Bugün biz 10 dakikamızı imana (sözgelimi namaza, ilme, hayra vs.) veremiyoruz ama saatlerce lak lak ediyoruz! Uykumuzdan/keyfimizden yarım saati fedâ edip sabah namazına kalkamıyoruz ama inanıyoruz! Eşimizle-dostumuzla mükellef sofralar kuruyoruz, o sofralara (yemeklere) harcadığımız paranın, emeğin, zamanın 1/100 (yüzde birini) bir fakire/garibana harcayamıyoruz! 10 dakika oturup ‘Bu din benden ne istiyor?’ diye merak edip Kitab’ına bakmıyoruz!

Bizim imanımız konfor imanı…

Hâlbuki imanın konforuna; denemeyi/sınavı/imtihanı kazandıktan “sonra” ulaşılacak!

Biz inanınca, kendimizi “kazandık” sanıyoruz!

“İnsanlar, denenip-sınavdan geçirilmeden sadece “iman ettik = inandık” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (29/Ankebut, 2)

Veren, verdiği her şeyle bizleri sınıyor; sınavı kazanırsak çok daha iyisini vermeyi vadediyor.

“ve lesevfe yu’tîke Rabbüke fe terdâ.” “Rabbin sana verecek ve sen de razı olacaksın.” (93/Duhâ, 5)

İman : İnsanın tüm donanımlarına (duyu, duygu, akıl, sezgi, hayal vb.) sirâyet eden, onlardan beslenen ama onların hepsini kuşatan/aşan bir şeydir; bu anlamıyla “aşkın=transandantal”, ilâhi çok büyük bir nimettir/ikramdır.

Kişi, Rabbinin burada verdiklerini “riske atmazsa!”, imanın lezzetini alamaz! Bu yönünle iman, risk almadır, kafa ve kalp konforu değil.

Kitab’ın iman ile (salih) ameli sürekli yan yana zikretmesi, kurtuluşa ereceklerin (hüsranı atlatacakların, Asr sûresi) iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler olacağını söylemesi, imanın sadece teorik bir şey olmadığına, pratik/yaşanan hayattan ayrılamayacağına ve fedakârlık gerektirdiğine işaret eder.

Okumaya Devam Et...

Kavram

Salihat/Hasenat

EKLENDİ

:

Salihat kalemdir, hasenat silgi.

Salihat hedeftir, hasenat yol.

Salihat amaçtır, hasenat araç.

Hasenat başlangıçtır, salihat akıbet.

Hasenat tali yollardır, salihat ana yol.

İman her daim salihatı emreder.

Kur’an-ı Kerim’de imanla beraber salihat yüzlerce ayette birbirinin tamamlayıcısı olarak zikredilmektedir.

Ve salihat mutlak bırakılarak insanın havsalasının genişliğine ve özgünlüğüne/özgürlüğüne kıymet verilmiştir.

Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri ortadan kaldırır.” (Hud, 11/114) ayetiyle Yüce Allah hasenatın silgi, salihatın kalem olduğunu işaret etmiştir.

İmanın bir tarifinde hasenat ve salihat şöyle tarif edilir;

İmandan sonra en mühim ve en lâzım âmâl-i salihadır. Salih amel ise maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Bedizüzzaman Said Nursi, Mesnevî-i Nuriye)

Allah’ın emirlerinin yaratılmışlara bakan tarafı salihat, kendisine bakan tarafı hasenattır.

Hasenat için kaynaklarımızda 1, 10, 7, 700 sevap ifadeleri geçer.

Salihat için sınır koyulmamış, kişinin niyeti, ihlası ve samimiyeti gibi binlerce değişene göre Allah’ın takdir edeceği ifade buyrulmuştur.

Bazen günlük kazancın yarısı olan bir avuç hurma, başka bir zenginin 70 deve infakından daha değerli olabilir salihatte.

İslam’da yol salihattır, sefer salihattır, hicret hep salihatadır.

Mazluma dinini sormadan yardım etmek, zalimin zulmüne engel olmak salihattır.

Acilde çalışan hekimin bekleyen hastası varsa, namazının farzını (hasenat) en hızlı şekilde ifa edip, hastalarını tedaviye yönelmesi salihattır.

Biz seferden (salihat) sorumluyuz, zafer (hasenat) Allah’ın lütfudur.

Salihatler şeairdir, topluma, yaratılmışlara yöneliktir, kul hakkıdır ve daima şahsi farzlardan, bireysel ibadetlerden önceliklidir.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar