Bizimle İletişime Geçin

Kavram

Yanılgılarımızdan Korkmalı mıyız?

Yanılgılara düşmemek için çareler aramak, düşüldüğünde en kısa zamanda yanılgılardan dönmek, meydana gelen maddî manevî hasarı gidermek için çabalamak ebedî kurtuluş için elzemdir. Çünkü eğer bir yanılgı basit görülüp ihmal edilirse onu bir diğeri takip edebilir, biri diğerini tetikleyebilir. Çığ felaketinin zarif kar taneciklerinden oluşması gibi bu basit yanılgıların da zamanla önüne geçilemeyen büyük felaketlere neden olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

EKLENDİ

:

İnsan, meleklerden farklı olarak başkaldırabilecek bir özellikte yaratılmıştır. O, özgür iradesiyle Allah’a itaat de edebilir, isyan da… Zaten onu diğer canlılardan üstün kılan da bu özgür iradesidir. Çünkü başkaldırabileceğinin bilincinde olanın itaati, zorunlu olarak itaat edenin itaatinden çok daha değerlidir.

İnsan, gerek doğanın gerekse kendi fizyolojisinin zorladığı şeyleri ertelemeye, onların arasında tercih yapmaya veya bazılarını tamamen reddetmeye muktedirdir. Yani insan, yalnız doğaya değil kendi doğasına da başkaldırabilir. Örneğin kendisini sevme ve koruma içgüdüsüne karşı gelerek intihara kalkışabilir veya din, vatan, bayrak, namus gibi yüce addettiği değerler uğruna kendisini feda edebilir. Bu seçme özgürlüğü, aynı zamanda seçimlerinin hesabını verme sorumluluğunu da beraberinde getirir.

İnsan, dünyadaki canlı ve cansız tüm varlıklarla iletişim ve etkileşim içerisinde olduğundan olaylar ve nesneler arasında çeşitli bağlantılar kurarak algılamayı gerçekleştirir. Bu bağlantılar, önceden edinilen bilgi ve tecrübeler yardımıyla kurulur ve insan, özgür seçim ile bunlara dayanarak bir karar verir. Bu karara bağlı olarak da hesabını vermekle yükümlü olduğu davranışlar sergiler. Fakat bu bağlantılar, bazen gerçeği yansıtırken bazen de yanlış sebep-sonuç ilişkisine dayalı olması nedeniyle gerçeği yansıtmaz. İşte, yanılgıların temelinde bu zihnî süreç yatmaktadır. Bu süreç doğru işletilebildiği oranda alınan kararlar doğru olacaktır.

Bu noktada insan için en zor şey, kendini en iyi şekilde tanıyarak olumlu yönde değiştirebilmesi ve geliştirebilmesidir. Bu tanıma süreci olmadan iyi bir insan olmak ve iyi bir insan yetiştirmeyi düşünmek çok yanlıştır. İnsanı en iyi bir şekilde tanıtan gerçek bilgiyi ancak pişman olan günahkâr insanlarda bulabiliriz. Çünkü böyle bir insan, hayatın aksayan yönlerini yaşamış, bu olumsuz durumdan kurtulmuş ve böylelikle kendi gerçekliğini doğrudan tanıyabilmiştir.

Yaptığı kötü amellerden pişman olan insan, dinimizde de çok değerlidir. “Âdemoğullarının hepsi çok günah işler. Çok günah işleyenlerin en hayırlısı ise çokça tövbe edenlerdir.” (İbn Mâce, “Zühd” 30) ve “Allah’a yemin ederim ki şayet siz günah işlememiş olsaydınız, Allah sizin yerinize günah işleyip tövbe eden bir topluluk getirir, onlar bu günahlarından dolayı Allah’tan af talep eder, Allah da onları affederdi.” (Müslim, “Tevbe”, 11) hadis-i şerifleri, hatasız kul olamayacağını ve hataya düşenlerin de tövbe edip kendisini bu günahtan kurtarması durumunda makbul bir kul olabileceğini haber vermektedir.

Aslında yanılgılar ve neticesinde işlenen günahlar, insanı ümitsizliğe değil başarıya götüren birer sâiktir. İnsanlar, başarılarını yanılgılarından edindikleri tecrübelere ve günahlarından sonra duydukları pişmanlıklara borçludurlar. Çünkü yanılgılar, kişiyi pişmanlığa ve vicdan azabına sevk ettiği için onu sonraki hayatında daha dikkatli yapar ve aynı hatayı tekrarlamaktan alıkoyar. Hatta İspanyol filozof Gasset, geçmişin korunmaya en layık olan yanının isabetli kararlardan ziyade yanılgılar olduğunu, çünkü onların kişileri aynı hatalara düşmekten engelleyeceğini söyler. Dolayısıyla insanın gerçek hazinesi, yanılgılarının hazinesidir. Bunlar, binlerce yıl süresince damıtılarak gelen gerçek hayat deneyimleridir.

Bu noktada bir mümin ne yapmalıdır?

Şüphesiz insanı en iyi tanıyan ve tanıtan, onu yaratan Allah Teâlâ’dır: “Hiç Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır?” (el-Mülk 67/14). Ayrıca nefsin vesveselerinin insanın fikir ve davranışları üzerindeki etkilerini de en iyi bilen O’dur: “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf 50/16). Dolayısıyla insanı tanıma konusunda aklımıza rehberlik edecek en güvenilir bilgi, hiç şüphesiz vahiydir yani Yüce Allah’ın insanları bilgilendirmesi ve yol göstermesidir. Dolayısıyla Kur’ân, insanı çeşitli vasıflarla örneğin; nefsiyle, kalbiyle, vicdanıyla, duygularıyla, mükemmelliğiyle, zaaflarıyla, kıskançlığıyla, zorbalığıyla, zanlarıyla velhasıl iyi veya kötü tüm yönleriyle anmakta, aynı zamanda bu vasıfların amellere yansımasının tamamen insanın özgür iradesine bağlı olduğunu haber vermektedir.

İnsan, Kur’ân’ın bir âyetinde doğru tercihleri neticesinde kerîm bir varlık (el-İsrâ 17/70) olarak anlatılırken, bir başka âyetinde yanlış tercihleri nedeniyle esfel-i sâfilîn yani aşağıların en aşağısı (et-Tîn 95/5) şeklinde tanıtılır. Bu anlamda insan, yaratılış itibariyle ne bir melektir ne de bir şeytandır. O, Allah’a iman edip O’nun emir ve yasaklarına uyarak yüce bir mertebeye erişebilirken O’nun dininden yüz çevirdiği zaman hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye düşebilir (el-A‘râf 7/179).

Bu yükseliş veya düşüş, onun aldığı ve uyguladığı kararlarla yakından ilgilidir. Çünkü insan, duygularını vahiy ve akıl ile kontrol edebilen, yapacaklarına kendi iradesiyle karar verebilen bir varlıktır. Dolayısıyla da aldığı kararlardan ve bu kararların sonuçlarından bizzat sorumludur.

İnsanın bu konudaki en temel problemi, kendinden yani yaratılış amacından, üstün ve zayıf yönlerinden ve sorumluluk alanlarından habersiz oluşudur. Kendi kendinin objektif bir gerçeklikle farkına varamayan insan, sahip olduğu melekelerini çalıştıramamakta ve dış dünyayı doğru bir şekilde algılayıp tanımlayamamaktadır. Bu nedenle Kur’ân, insanın gerek kendini gerekse dış dünyayı tanımasını ve emredilen olumlu davranışları hür iradesiyle sergilemesini tavsiye etmektedir. Bunu gerçekleştirmek için de insanları yanılgılara sürükleyen ön yargılara, asılsız inançlara, takıntılara, olumsuz duygu ve düşüncelere, korkulara ve taklide savaş açmıştır.

Bu sayılanlar ve daha niceleri insanı uhrevî yıkıma götürebilecek yanılgılara sebep olabilir. Tüm bunların İmam-ı Gazzâlî’nin deyimi ile tedavi edilmeleri zorunludur. Bu nedenle yanılgılara düşmemek için çareler aramak, düşüldüğünde en kısa zamanda yanılgılardan dönmek, meydana gelen maddî manevî hasarı gidermek için çabalamak ebedî kurtuluş için elzemdir. Çünkü eğer bir yanılgı basit görülüp ihmal edilirse onu bir diğeri takip edebilir, biri diğerini tetikleyebilir. Çığ felaketinin zarif kar taneciklerinden oluşması gibi bu basit yanılgıların da zamanla önüne geçilemeyen büyük felaketlere neden olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Bu açıdan yanılgıların nedenlerini araştırıp onları tedavi etmek, her akıl sahibi için farz derecesinde bir sorumluluktur.

Kur’ân, “Nefsini arındırıp temizleyen felaha ermiştir” (eş-Şems, 91/9) buyurarak bu çabanın sonsuz mutluluğun anahtarı olduğunu bizlere hatırlatmaktadır.

Çok Okunanlar