Bizimle İletişime Geçin

Tarih

15 Temmuz Şehitlerinin Ardından Musalla Taşından Şehadete

1

EKLENDİ

:

İkindi vaktine doğru telefonum çaldı. Ekranda Fatih Erdoğan yazıyordu. Fen Lisesi müdürü Kent Konseyi üyesi güler yüzlü, hoşsohbet bir insan. Azimli ve kararlı yapısıyla karşısındakine güven veriyor. Onun ismini görünce gülümsedim. Telefonumu açtım.

Her zamanki gibi aldığı işin sorumluluğunu yerine getirmenin heyecanıyla konuşuyordu.

“Seyit Hocam, Ali Anar’ın ailesini ziyarete gideceğiz. Müsait misin?”

Okuduğum kitabı kapattım. Ali Anar ismini duyunca birden geçmişe doğru hayallere daldım. 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasıydı. Mersin’de görev yapıyordum. Vatansever, inançlı bir yazar olarak o gece halkımızın verdiği mücadeleyi ölümsüzleştirmek istemiştim. Nasıl ki Kurtuluş Savaşında verilen mücadeleler Ateşten Gömlek ve benzeri kitaplarla ölümsüzleştirilmişse ben de yaşadığı çağa tanıklık eden bir yazar olarak aynı görevi yerine getirmek istiyordum.

Bunun için 15 Temmuz Millî Direniş Öyküsü isimli romanımı yazmaya niyet ettim. Romanımın bir bölümünü de Kahramankazan’a ayırmıştım. Muhtarın o gece şehit oluşunu, oğluyla verdiği mücadeleyi duygulu bir atmosferde yazmıştım.

Tabi ki o bölümü yazarken hiç de Kazan’a geleceğimi hayal bile etmemiştim. Aradan yıllar geçtikten sonra değerli dost Ali Özçelik’i ziyaret edişimin üzerine burada bir müddet kalma kararı almış ve tayinimi buraya istemiştim. Tayinim Şehit Ali Anar Anadolu Lisesine çıkmıştı.

Okula gelip tabelayı gördüğümde duygulanmıştım.

“Alo Seyit Hocam müsait misin?”

Fatih Hoca’nın sesi telefonda yeniden yankılanmıştı. Birden kendime geldim.

“Affedersin Fatih Hocam dalmışım! Tabi sözleştiğimiz gibi geliyorum.” dedim.

Onu beklerken heyecanım daha da artıyordu.

Bir şehidin ailesini ziyaret edecek ve onun son hallerine şahitlik edecektik. Belki de şehitlerin ölümsüzlüğünü açıklayan bir yorum da onların hayatlarının kalanlara mücadele ruhu ve azmi vermesinde saklıydı.

Uhut Savaşında şehit olan Hz. Hamza geldi gözlerimin önüne ve şahsında şehadetin ne olduğunu günümüz dünyasına taşıyan yiğitler. Mute savaşında şehit olan Hz. Zeyd bin Harise, Hz. Cafer bin Ebi Talip ve Hz. Abdullah bin Revaha…

Şehitlerin geçit töreninden sonra şehidin ailesine hediye etmek için kitabımdan bir adet alıp aşağıya indim. Çok geçmeden duyarlı dostun arabası göründü. Her zamanki gibi gülümseyerek karşıladı.

“Hocam gidiyoruz!”

Arabaya bindim. Ahi köyüne doğru ilerliyorduk. Şehidimizin doğduğu, büyüdüğü ve muhtar olarak görev yaptığı köy… Haberi duyduğunda hiç gözünü kırpmadan şehadete koştuğu köy…

Köyün girişinde bizi küçük ve şirin bir cami karşıladı. Caminin hemen yanında eski zamanları hatırlatan bir şadırvan ve az ilerisinde bir musalla taşı duruyordu. Dalları göklere uzanan bir ağaç ise ölümden sonra yaşama göz kırparak sonsuzluğu işaret ediyordu. Bu manzara bana şu şiirin dizelerini söyletti:

Ölüm bir yok oluş değildi

Şehadetle ölüm dirildi.

Şehit ölümsüzlüğe erdi

Gözleri göklere dikildi.

Bu dörtlüğü söyledikten sonra Fatih Hoca’yla sohbet ederken merhum Akif’in ölümsüz dizeleri kulaklarımızda çınladı:

Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli

Ebedi, benim yurdumun üstünde inlemeli

Merhum İslam Şairi Akif’in yüreğindeki inanç coşkusuyla kalemine dökülen dizeler 15 Temmuz gecesi ayrı bir anlam ifade etmiş ve tam anlamını bulmuştu. O gece okunan ezanların ve salaların insanın yüreğinde ne heyecanlar estirdiği ancak o geceyi inançla yaşayanlar bilirdi.

Gülümseyerek camiye baktım. Fatih kardeşim neden güldüğümü sorduğunda hatırladığım şeyleri paylaşınca o da gülümseyişime ortak oldu. Camiyi geçtikten sonra şehidimizin evine doğru yöneldik.

Bizi bu yollara sürükleyen ve Ahi köyünü ziyarete yönelten şehit Ali Anar’ın evi göründü. İki katlı şirin bir evdi. Geniş bir bahçesi vardı. Avluda bir delikanlı duruyordu. Kendinden emin, dik duruşuyla, şehit babasının ardından ayakta kaldıklarını, yılmadıklarını ve yıkılmadıklarını gösteriyordu. Fatih kardeşim arabasını bahçeye sürdükten sonra kenarda park etti.

Şimdi karşımızda şehit yadigârları vardı.

Babası, annesi, eşi ve oğlu bizi karşıladı. Metanetli oldukları her hallerinden belli oluyordu. İki katlı şirin bir köy evinin önünde “Hoş geldiniz!” dedikten sonra bizi yukarıya davet ettiler.

Odaya girdiğimizde şehidin ruhunun odanın her zerresine sinmiş olduğunu fark ettik. Birbirimize baktık. Resimleriyle duvarlar süslenmiş, anıları her yere işlenmişti. Duvarda büyükçe bir resmi vardı.

Gülümsüyordu.

Bakan, gözlerinin derinliğinde sonsuzluğa bir çağrı hissediyordu. Şehidin anıları odaya bütün gerçekliğiyle sinmişti. Onun ruhunun odada yanınızda olduğunu zannedersiniz.

Şehidimizin annesi, babası, eşi ve oğlu karşımızda duruyordu. Tarihin derinlerinde yaşanıldığını düşündüğümüz, kitaplarda okuduğumuz şehadet şimdi gözlerimizin önünde canlı hem de capcanlıydı. Fatih kardeşimle birlikte gösterilen yere oturduktan sonra yakınlarını tekrar gözden geçirdim.

Anne tam bir Osmanlı kadını, yaşlı bir çınar gibiydi. Erdem Beyazıt’ın şiirinden bir bölümü hatırlattı bana:

Kadınlar bilirim ülkeme ait

Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak

Göğüsleri Çukurova gibi münbit

Dağ gibi otururlar evlerinde

Limanlar gemileri nasıl beklerse

Öyle beklerler erkeklerini

Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

Gözlerinde o gecenin hüznünün hâlâ yaşadığına dair izler görünse de metanetli duruşuyla torununa ve gelinine güven veriyordu. Konuştuğunda yüreği titriyordu.

Baba yaşlı ama dinç ve dik duran bir yapısıyla oğlunun şehadetinden sonra evin dayanılan bir dağı olduğunu hissettiriyordu. Sevgi dolu bakışıyla torununu kuşatıyordu.

Nuray Hanım ise metanetli duruşuyla bir şehit eşi olduğunu ve bunun haklı onurunu bütün bedeniyle gözler önüne seriyordu. Olayı anlatmaya başladığında ise şahadeti bütün zerrelerinde yaşadığını düşünürdünüz. Hissediyordu şahadeti ve özlüyordu eşini. Fotoğrafları gösterdiğinde yaşadığı duygusallık, kalemlerin değil inancın hakkıydı.

Ve oğlu… Genç, dinamik ve özgüveni yüksek delikanlı… Konuşmaları, oturup kalkması tam bir beyefendiydi. O gün babasıyla yaşadıklarını anlatırken gözleri dalıp gidiyordu. Sanki o geceyi tekrar tekrar yaşıyordu.

Sehpamıza konulan çaylarımızdan birer yudum aldıktan sonra konuya girdik. Sorumuz Nuray Hanım’aydı. Olay günü yaşanılanları kısaca özetlemesini istedik.

Gözleri duvardaki büyükçe resme çevrildi. Sanki uzaklara çok uzaklara belki de hemen yanı başında duran şehidinin ruhuna bakıyordu. Hafiften tebessüm ettikten sonra anlatmaya başladı:

“Biz şehidin de vatan uğruna can vermenin de ne olduğunu bilmiyormuşuz! O gece bunu bütün benliğimizle hissettik.” dedikten sonra durdu. Gözlerinde beliren yaşları sildikten sonra o gün yaşanılanlar dökülüyordu dilinden.

O gün köye biçerdöverler gelmişti. Ali’m köyün muhtarı olduğu için bütün işleriyle yakından ilgileniyordu. Köylüleri topladı. Onlarla konuştu. Neler yapacaklarını kararlaştırdılar.

Sorumluluk sahibi bir insandı.

Bir işi aldığı zaman onu sonuçlandırmadan bırakmazdı. Cuma vakti eve gelip abdestini aldı. Bir şeyler atıştırdıktan sonra camiye gitti. Namaz çıkışı köylülerle biçerdöverlerin durumunu tekrar konuşmuşlar. Ne yapacaklarını kararlaştırdıktan sonra bahçeye gitti.

O gün sanki dünyadaki son anları olduğunu anlamış gibi ağaçlarıyla yani bahçesiyle ilgilendi. Onlara gözü gibi bakardı. O günü bahçede geçirdi. Bahçe işleri zor işlerdi. Eve yorgun olarak geldi.

Ali misafirleri severdi. Muhtar olmasından dolayı da insanlara kapısı her zaman açıktı. O akşam dayılarını misafir etmişti. Onlarla akşam yemeğini yedikten sonra bahçede biraz vakit geçirdiler. Çaylarını içip sohbet ettiler.

Yorgunluk gözlerinden okunuyordu.

O gece erkenden uyumaya gitti. Dayılarından müsaade aldıktan sonra yatak odasına gitti. Yorgun olduğu için kafasını koyar koymaz uyumuştu.

Rutin bir geceydi.

Her şey sanki doğal akışında gidiyordu. Bir olağanüstülük hissedilmiyordu.

 

 

 

 

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar