1. Anasayfa
  2. Gezi Yazısı

Gırnata’da Geçmişle Bugün Arasında (1)

Gırnata’da Geçmişle Bugün Arasında (1)
0

​Âlimlerin, Efsanelerin ve Modern Hayatın İzinde

​Mayıs ve Haziran 2026 kesişiminde gerçekleştirdiğimiz İspanya seyahatinin en büyüleyici duraklarından biri, tarihin, sanatın ve suyun sesinin adeta bir senfoni oluşturduğu Gırnata (Granada) oldu. Endülüs medeniyetinin İslam izlerini en derin ve en görkemli şekilde taşıyan bu kadim şehir, insanı asırlar öncesine taşıyan büyüleyici bir atmosfere sahip. Bugün Granada adıyla bilinen bu şehir, daha adını duyduğum anda zihnimde Endülüs’ü, Elhamra’yı, Arapça kitabeleri, sarayları, bahçeleri ve geçmişten bugüne ulaşan bir medeniyetin hatıralarını çağrıştırıyordu.

​Gırnata’ ya yaptığımız yolculuk, daha şehre girmeden bize tarihle modern hayatın nasıl yan yana yürüdüğünü göstermeye başladı. Sierra Nevada’nın eteklerinde kurulu olması sayesinde hem dağ havasını hem de Akdeniz ikliminin yumuşak dokusunu bir arada sunar. Málaga gibi önemli sahil merkezlerine yakınlığı, şehri Endülüs turlarının en vazgeçilmez duraklarından biri yapar.

​Endülüs denildiğinde insanın zihnine saraylar, medreseler, âlimler, şairler ve eski şehirler geliyor. Fakat bugünün seyyahı bütün bunlara ulaşmadan önce rezervasyon siteleri, otopark problemleri, giriş kodları ve telefonuna gelen şifrelerle uğraşmak zorunda.

​Bizim Gırnata maceramız da biraz böyle başladı.

​Tarihi ve Kültürel Arka Plan: Endülüs’ün Son Kalesi Gırnata (Granada)

​Gırnata, İspanya’nın güneyindeki Endülüs bölgesinde, Sierra Nevada dağlarının eteklerinde yer alan ve 711 yılında Tarık bin Ziyad’ın İspanya’ya geçmesi ile başlayıp 1492’ye kadar süren yaklaşık 800 yıllık İslam medeniyetinin en ihtişamlı izlerini taşıyan kadim bir şehirdir. Kurtuba ve İşbiliye ile birlikte Endülüs’ün ilim, sanat ve medeniyet merkezlerinden biri olan Gırnata, İslam egemenliğinin bu coğrafyadaki son sığınağı ve kalesidir.

​Kurtuba (Córdoba) Emevi dönemiyle altın çağını yaşarken, ardından Tavaif-ül Mülk ve Nasrî Sultanlığı ile ayakta kalan Gırnata, İslam sanatının, biliminin ve estetiğinin coğrafyadaki son sığınaklarından biri olmuştur.

​Tarihsel süreçte İspanya coğrafyasındaki şehirlerin Endülüs dönemindeki isimleri, bu medeniyetin köklülüğünü her adımda hatırlatır: Kurtuba (Córdoba), Gırnata (Granada), İşbîliye (Sevilla), Mâleka (Málaga), Kādis (Cádiz), Ceyyân (Jaén), Meriye (Almería), Tuleytula (Toledo) ve Batalyevs (Badajoz). Bu şehirlerde kurulan medeniyet; mimaride Müdeccen (Mudéjar) üslubunu, tarımda gelişmiş sulama sistemlerini ve İspanyolca içine yerleşen binlerce Arapça kelimeyi miras bırakmıştır.

​Gırnata Kökenli Endülüs Âlimleri

​Gırnata (Granada), yalnızca mimari yapıları ve saraylarıyla değil, İslam medeniyetine yön veren devasa bir ilmi ve kültürel birikimle de öne çıkar. Şehrin yetiştirdiği ya da feyiz aldığı bu önemli simalar, fıkıhtan matematiğe, tıptan edebiyata kadar geniş bir yelpazede çığır açmışlardır.

  • ​İmam Şâtıbî: Hukuk metodolojisinde getirdiği “Makāsıdü’ş-Şerîa” yaklaşımıyla, İslam hukukunun ruhunu ve hikmetini anlamada çığır açmış, el-Muvâfakāt eseriyle kendisinden sonraki tüm fıkıh ekollerini derinden etkilemiştir.
  • ​Lisânüddin İbnü’l-Hatîb: Hem devlet adamı hem de bir bilim insanı olarak Gırnata’nın idari ve kültürel hayatına damga vurmuştur. Tıp alanında salgın hastalıklar üzerine koyduğu erken teşhisler ve yazdığı onlarca eser, onun evrensel bir deha olduğunu gösterir.
  • ​Kalesâdî: Matematik tarihine yaptığı katkılar çok büyüktür; cebirsel işlemlerde harfleri ve sembolleri birer operatör olarak ilk kullananlardandır ve matematiğin günümüzdeki formuna evrilmesinde öncü rol oynamıştır.
  • ​Ebû Hayyân el-Endülüsî ve İbn Atiyye el-Gırnâtî: Arap dili, nahiv ve tefsir ilimlerinde yazdıkları eserlerle (özellikle el-Bahrü’l-Muhît ve el-Muharrerü’l-Vecîz) İslam dünyasının başvuru kaynaklarını miras bırakmışlardır.
  • ​Ebû Hâmid el-Gırnâtî: Orta Çağ’da Doğu Avrupa’dan Rusya steplerine kadar uzanan seyahatleri ve gözlemleriyle, döneminin coğrafya ve seyahat edebiyatına eşsiz gözlemler kazandırmıştır.
  • ​İbn Cüzey el-Gırnâtî: Tarihin en büyük seyyahlarından İbn Battûta’nın notlarını edebi bir üslupla derleyerek bugüne ulaştıran, İslam seyahatnamesinin kaleme alınmasında başrol oynamış usta bir ediptir.
  • ​İbn Zümrek: Elhamra Sarayı’nın mistik ve büyüleyici atmosferini, duvarlarına kazıdığı ölümsüz şiirleriyle adeta taşa ve suya can veren bir sanat zirvesidir.

​İbn Zümrek, El Hamra Sarayı’nın farklı mekânlarına (Aslanlı Avlu, İki Kızkardeşler Salonu, El-Cezire kuleleri vb.) yazdığı kasideler ve kitabelerle tanınır. Sarayın duvarlarını süsleyen bu anıtsal şiirlerin en meşhur, en önemli ve edebî değeri en yüksek olan metinleri, bizzat sarayın mermerlerine kazınan orijinal beyitleridir.

​İşte İbn Zümrek’in El Hamra için kaleme aldığı en önemli meşhur şiirlerinden öne çıkanlar:

  • ​Aslanlı Avlu Fıskiye Kasidesi (En Meşhur Eseri)

​İbn Zümrek’in, Sultan V. Muhammed adına Aslanlı Avlu’nun ortasındaki fıskiye ve havuz için yazdığı, mimari ile şiiri kusursuz bir şekilde birleştiren o devasa kasidesinin en bilinen en önemli mısraları:

​“Ne yücedir bu mekân, içinde barındırdığı mucizeler!

Tanrı’nın, V. Muhammed’e bağışladığı güzellikler başka kimseye verilmemiştir.

Bu gümüş havuzun içinde dönen su, incilere benzer,

Aslanların ağzından dökülen ise berrak bir şelale gibidir.

Bak ki havuz ne kadar saf, su ne kadar berraktır;

Neredeyse ikisinin de akışkan birer cevher olduğu sanılır.

Görüntüde bir aslan heykeli olsa da, korkma;

Çünkü ondan ne bir zarar gelir, ne de o canlılar gibi kükrer.”

​“Gerçekten aslan, gücünün heybetiyle düşmanları korkutmak için hazır durur,

Fakat sultanın kudreti, bu taştan heykelleri bile dize getirir.

Ey El Hamra’nın banisi, sen ki emsalsiz bir mülkün sahibisin,

Senin adaletindir bu sarayı göklerdeki cennet gibi kılan…”

  • ​Komares Kulesi (Sala de Comares / Elçiler Salonu) Kitabesi

​Sarayın en görkemli ve en büyük kubbeli salonu olan Komares Kulesi’nin duvarlarını ve pencere kemerlerini çevreleyen, gökyüzü ile sarayın ihtişamını kıyaslayan ünlü kasidesi:

​“Ben gece göğünün dönen kubbesiyim;

Fakat benim zarafetim, gökyüzünün çadırından daha üstündür.

Gündüzün parlaklığı benimle aydınlanır, gece ise benimle sükûnete erer.

Yıldızlar bile bu sarayın tavanındaki nakışlara imrenerek bakar.

Burası öyle bir tahttır ki, adalet burada adeta beden bulmuştur.

Sultan V. Muhammed’in eliyle bu saray, yeryüzünün en mükemmel cenneti olmuştur.”

  • İki Kızkardeşler Salonu (Sala de las Dos Hermanas) Kubbe Şiiri

​Muazzam mukarnas işçiliğiyle gökyüzündeki takımyıldızlarını andıran bu salonun kubbe eteklerinde yer alan ve nakkaşların el işçiliğini öven meşhur dizeleri:

​“Ben öyle eşsiz bir kubbeyim ki, ikizim gökyüzünde bile yoktur;

Gecenin karanlığında parıldayan yıldızlar bile benim zarafetime hayrandır.

Burası öyle bir saraydır ki, erdemler burada taç giyer;

Sultan V. Muhammed’in şanıyla bu mermerler sanki can bulmuştur.

Burada gözlerin gördüğü güzellik, daha önce hiçbir gözün görmediği bir âlemdir.”

  • ​Darro Vadisi’ne Bakan Pencerelerdeki Kitabe

​Sarayın dış dünyaya açılan pencere kemerlerinde yer alan, manzarayı ve sultanın cömertliğini öven beyitleri:

​“Pencerelerimden bakan gözler, manzaraların en güzelini görür;

Gırnata’nın yeşilliği ve nehirlerin akışı bu saraya secde eder.

Sultanın cömertliği öylesine boldur ki, nehirler onun elinden su içmek için yarışır.

Burada her köşe bir bahçe, her taş bir kelimedir.”

​İbn Zümrek, bu şiirlerde sadece bir binayı övmekle kalmamış; Nasrî hanedanlığının siyasî gücünü, İslâm sanatının estetik zirvesini ve felsefî olarak “güzelliğin kalıcılığını” kelimelerin kudretiyle taşa mühürlemiştir.

​Gırnata’nın sokaklarında, saraylarında ve medreselerinde yankılanan bu isimler, şehrin sadece bir coğrafi kale değil, aynı zamanda düşünce ve medeniyetin de geçilmez kalesi olduğunu kanıtlamaktadır. Bu derinlemesine ilmi portreler, Gırnata seyahat ve araştırma notlarına bambaşka bir entelektüel derinlik katmaktadır.

​Şehrin Dışındaki Pansiyon

​Gırnata’ya geldiğimizde şehir merkezinde değil, şehrin biraz dışında bir konaklama yeri tercih ettik. Burası klasik anlamda bir otel değildi. Bahçe içerisinde, villa tarzında büyükçe bir yapıydı. Herkese ayrı bir oda verilmiş, odalarda banyo ve tuvalet bulunuyordu. Mutfak ise ortak kullanılıyordu.

​Burayı tercih etmemin esas sebebi otoparktı. İspanya seyahatinde araçla dolaşıyorsanız otopark meselesi ciddi bir problem hâline gelebiliyor. Şehir merkezlerinde park edecek yer bulmak kolay değil. Yanlış yere bıraktığınızda ceza alma veya aracın çekilmesi ihtimali var. Aracı uzak bir yere bırakmak da özellikle yabancı olduğunuz bir şehirde ayrı bir güvenlik endişesi doğuruyor. Çünkü burada araç çalma veya hırsızlık oranları yüksekti özellikle Hakan bizi bu konuda ciddi anlamda uyarmıştı. Bu nedenle rezervasyon yaparken özellikle “otoparklı” bir yer aramıştım.

​İlanda otopark olduğu yazıyordu. Bahçesi vardı. Aracı güvenli biçimde içeri alabileceğimizi düşündüm. Fakat oraya ulaşınca küçük bir sürprizle karşılaştık. Otopark vardı ama fiyata dâhil değildi. Aracımızı bahçeye koyabilmek için neredeyse konaklama ücretimiz kadar otopark parası ödememiz gerekti.

​Seyahat bazen insana tarih kadar ekonomi de öğretiyor. O anda öğrendiğim şey şuydu: Bir rezervasyon sitesinde “otopark mevcut” yazması ile “ücretsiz otopark” yazması aynı şey değilmiş. Bundan sonra araçla yapacağım seyahatlerde yalnızca otopark olup olmadığını değil, otoparkın fiyata dâhil olup olmadığını da mutlaka soracağım.

​Resepsiyonsuz Bir Otel

​Beni şaşırtan diğer husus ise ortada neredeyse hiçbir görevlinin bulunmamasıydı. Klasik anlamda hiçbir muhatabın bulunmadığı, kayıt ve ödemelerin tamamen internet üzerinden yapıldığı; tesise ve odalara telefonla bildirilen giriş kodları ve anahtar kasası şifreleriyle ulaşılan dijital bir sistemle karşılaştık.

​Bizim alıştığımız otel anlayışında bir resepsiyona gidersiniz. Karşınızda bir insan vardır. Adınızı söylersiniz, kimliğinizi verirsiniz, anahtarınızı alırsınız. Burada böyle bir şey yoktu.

​Rezervasyon internetten.

Ödeme internetten.

Kayıt internetten.

Kapı şifreyle açılıyor.

Odanızın anahtarı bazen başka bir şifreyle açılan küçük bir kutunun içerisinde bulunuyor. Araç giriş kapısı bile şifreli. Telefonunuza gelen rakamları giriyorsunuz; kapı açılıyor ve siz kendi başınıza içeri giriyorsunuz. Bir bakıma otele değil, bilgisayar sistemine misafir oluyorsunuz.

​Bir tarihçi olarak beni bu manzara ayrıca düşündürdü.

​Birkaç saat sonra, hükümdarların, vezirlerin ve saray görevlilerinin yaşadığı Elhamra’yı gezecektik. Ama gecemizi geçirdiğimiz yerde tek bir görevliyle karşılaşmadan, cep telefonumuzdaki birkaç rakam sayesinde bütün kapıları açıyorduk.

​Bir tarafta sekiz yüz yıllık şehir hafızası…

Diğer tarafta insansızlaşmaya başlayan modern turizm.

​Gırnata bana daha ilk geceden iki ayrı zamanı aynı anda yaşatmaya başlamıştı.

​Aracın Sağladığı Başka Bir Gırnata

​Konaklama yerimizin şehir dışında bulunmasının bir avantajı da kiralık aracımızı rahat kullanabilmemizdi. Bu sayede yalnızca Elhamra ile şehir merkezi arasında gidip gelmedik. Gırnata’nın farklı mahallelerini dolaştık. Tarihî dokunun bulunduğu bölgeleri gördüğümüz gibi modern Gırnata’yı da gözlemleme imkânımız oldu.

​Turistik şehirlerde insan çoğu zaman birkaç meşhur eseri görür ve şehri gördüğünü düşünür.

Oysa bir şehri biraz daha anlamak için tur otobüslerinin gitmediği yerlere de bakmak gerekir.

Elhamra şüphesiz Gırnata’nın tacıdır.

Fakat Gırnata yalnız Elhamra değildir.

Sokakları, evleri, mahalleleri ve bugünün insanlarıyla yaşamaya devam eden başka bir şehir de vardır.

Biz araç sayesinde biraz da o Gırnata’yı gördük.

​Gırnata Sokakları ve Albayzın (Albaicín) Mahallesi

​Gırnata, dar sokaklarında yürürken suyun sesi, taş mimarinin zarafeti ve yüzyılların birikimiyle ziyaretçilerine adeta zamanı durdurmuş bir açık hava müzesi atmosferi yaşatmaktadır. Gırnata’nın sokaklarından Akdeniz’in sahil şeridine uzanan bu seyahat, hem Endülüs’ün kadim mirasını yerinde solumak hem de İspanya’nın coğrafi çeşitliliğini deneyimlemek açısından unutulmaz bir bütünlük oluşturmaktadır.

​Albayzın Mahallesi: Elhamra’yı tam karşıdan gören bu eski Arap mahallesi, daracık labirent gibi sokakları, beyaz taş evleri ve zamana meydan okuyan dokusuyla Endülüs’ün ruhunu en net hissettiğiniz yerdir. Sarayın silüetini bu mahalleden izlemek, tarihin içine adeta mimari bir pencereden bakmak gibidir. Zamana meydan okuyan dokusuyla geçmişin ruhunu birebir korumaktadır.

​Zanaatkârlar ve Yerel Doku: Bölgedeki geleneksel el sanatlarını, seramik atölyelerini ve zanaatkârların durmaksızın yaşatmaya çalıştığı Endülüs motiflerini yerinde incelemek, bu kadim kültürün sadece saraylardan ibaret olmadığını, halkın günlük yaşamına kadar işlediğini gösterir. Bölge esnafıyla yapılan sohbetler, şehrin “görünmeyen” hikâyelerini ve hafızasını gözler önüne serer.

​Şehir sadece anıtsal yapılarıyla değil, sokak aralarındaki zanaatkâr atölyeleri, seramik işlemeciliği ve Endülüs motiflerini yaşatan kültürel yönüyle de öne çıkar. Bölge esnafıyla kurulan bağlar, şehrin yazılı tarihte kalmayan “görünmeyen” hikâyelerini ve hafızasını gözler önüne serer.

​Gırnata Sokaklarında Âlimleri Hatırlamak

​Gırnata (Granada), insanı yalnızca mimari bir ihtişamla değil, asırlar öncesinden süzülüp gelen ağır bir hüzünle karşılıyor. Şehrin hemen dışında, otopark güvenliği ve dijital şifrelerle girilen bahçeli, villa tarzı bir pansiyonda kurduk kampımızı. İspanya yollarında aracın getirdiği park cezası korkusu ve gizli otopark ücreti sürprizleri gibi modern seyahat pratikleriyle boğuşarak vardık bu kadim topraklara. Ancak aracımızın getirdiği hareket kabiliyetiyle hem modern Gırnata’yı hem de Endülüs’ün kalbini sarıp sarmalayan tarihi mahalleleri dolaşma imkânı bulduk.

​Okuduğumuz, istifade ettiğiniz o eserlerin asırlar önce yazıldığı bu coğrafyada bugün o medeniyetin izlerini aramak, insanda kaçınılmaz bir duygu yoğunluğu yaratır. Zirvedeki bir medeniyetin akıbetini, yükselişin ve düşüşün ezeli çarkını o taş duvarlar arasında, saray avlularında ve su sesleri arasında hissetmemek elde değildir.

​Bir tarafta insan aklının ve estetiğinin ulaştığı en yüksek noktaları görmenin verdiği hayranlık ve sevinç; diğer tarafta ise tarihin bu büyük kırılmasını, coğrafyanın kaderini ve “Ne oldu?” sorusunu sormanın getirdiği derin bir hüzün… Endülüs’ü idrak etmek zaten tam olarak bu zıt duygu iklimini aynı anda yaşayabilmektir. O medeniyetin mirasını anlamış bir zihinle oraları dolaşmak, bu yüzden hem çok sarsıcı hem de unutulmaz bir tecrübedir.

​Gırnata’da dolaşırken zihnim yalnız gördüklerimle meşgul değildi. Bir tarihçinin seyahati biraz böyledir. Bir sokağa bakarken yalnız sokağı görmezsiniz. Orada yaşamış insanları düşünürsünüz. Bir saraya girerken duvarlarının ardındaki hayatı hayal edersiniz. Bir şehrin adını duyunca okuduğunuz kitaplar zihninizden geçer.

​Gırnata’yı dolaşırken aklıma burada yaşayan âlimlerden İmam Şatibi geliyor. Şâtıbî’nin el-Muvâfakāt adlı eserinden istifade etmiş, özellikle makāsıd düşüncesi üzerinde çalışırken onun fikirleriyle karşılaşmıştık. İmam Şâtıbî; Hukuk metodolojisinde getirdiği “Makāsıdü’ş-Şerîa” yaklaşımıyla, İslam hukukunun ruhunu ve hikmetini anlamada çığır açmış, el-Muvâfakāt eseriyle kendisinden sonraki tüm fıkıh ekollerini derinden etkilemişti. Şimdi o kitabın müellifinin yaşadığı coğrafyada dolaşıyordum. Bu duygu bir kitabı yeniden okumaya benzemiyor, daha farklı. Bir eseri masanızın başında okurken müellif zihninizde soyut bir isimdir. Fakat onun yaşadığı sokaklarda yürüyünce isim birden insana dönüşmeye başlıyor. Şâtıbî de bu sokaklarda yürümüş olmalıydı. O da bu dağlara bakmış, bu şehrin havasını solumuştu.

​Tıp alanında salgın hastalıklar üzerine koyduğu erken teşhisler ve yazdığı onlarca eserler ile İbnül Hatib aklımıza geldi. Sonra matematikçi Kalesadi geldi aklımıza. O, Matematik tarihine yaptığı katkılar çok büyüktür; cebirsel işlemlerde harfleri ve sembolleri birer operatör olarak ilk kullananlardandır ve matematiğin günümüzdeki formuna evrilmesinde öncü rol oynamıştır. Bazı arkadaşlar bu tür isimleri nasıl hatırladığımızı sorarlar. Ben İslam medeniyeti konusunda yüksek lisans yaparken tüm bu âlimleri inceledim. Ayrıca, bir ülkeye gelmeden önce de oradaki âlimleri araştırır öyle gelirdim.

​Bu âlimlerin yetiştiği bir coğrafyanın son hali gerçekten insanın akıbetini düşünmesi gerektiğini görüyorum. Ne oldum değil ne olacağım diye düşünmesi gerektiği aklıma geliyor. Ve üzülüyor insan ama bir taraftan da Endülüs’ün bu tarihi bölümünü görmenin sevinciyle birlikte tuhaf duygularla burayı dolaşıyoruz.

​Gırnata gibi bir şehirde ilimle devlet hayatının ne kadar iç içe geçtiğini gösteren insanları düşünüyoruz. Bugün tarih kitaplarında birkaç paragraf içerisinde anlattığımız hayatların bir zamanlar bütün karmaşıklıklarıyla bu şehirde yaşandığını düşünmek insana garip geliyor.

​Bir tarafta saray…

Bir tarafta ilim…

Bir tarafta siyaset…

Ve sonunda bütün bunların içine karışan insan ihtirasları, mücadeleler ve trajediler.

​Sonra İbn Cüzey el-Gırnâtî… Onu hatırlayınca İbn Battûta’nın seyahatnamesini düşünüyorum. Bir dönem bu seyahatnameyi Türkçe’ye çevirmeyi düşünmüş teşebbüs etmiş, işlerin yoğunluğuyla geciktirmiş sonra da başkası tarafından çevirisinin yayınlandığını görünce vaz geçmiştim. İbn Battûta’nın yıllarca süren yolculuklarının bize ulaşmasında İbn Cüzey’in kaleminin büyük payı vardır. İbn Battûta’nın notlarını edebi bir üslupla derleyerek bugüne ulaştıran, İslam seyahatnamesinin kaleme alınmasında başrol oynamış usta bir ediptir. Bir seyyahın hatıralarını başka bir insanın kalemi ölümsüzleştirmiş. Şimdi ben de bir seyahatteyim.

​Bir zamanlar okuduğunuz kitapların isimleri, Gırnata’da yavaş yavaş mekâna dönüşüyor. Fakat bütün bu isimleri hatırladıkça zihnimde başka bir soru beliriyor. Bu kadar âlimin, sanatçının, edibin yetiştiği bir coğrafyanın bugünkü hâline bakınca insan ister istemez medeniyetlerin akıbetini düşünüyor.

​Okuduğumuz, istifade ettiğiniz o eserlerin asırlar önce yazıldığı bu coğrafyada bugün o medeniyetin izlerini aramak, insanda kaçınılmaz bir duygu yoğunluğu yaratır. Zirvedeki bir medeniyetin akıbetini, yükselişin ve düşüşün ezeli çarkını o taş duvarlar arasında, saray avlularında ve su sesleri arasında hissetmemek elde değildir.

​Asıl düşünülmesi gereken belki de yalnızca “Bu medeniyet ne kadar büyüktü?” sorusu değil. “Bu medeniyete ne oldu?” sorusudur. İnsan yükselişe bakarken hayran oluyor. Fakat tarihçiye yalnız zirve yetmemeli. Zirveden sonra ne olduğunu da sormalı. Ne demişti Ebul Beka Endülüs’e Ağıt şiirinde… “her şey mükemmelliğe, zirveye ulaştığında düşüş başlar”

​Gırnata’da dolaşırken içimde birbirine zıt iki duygu sürekli yan yana yürüdü. Bir tarafta büyük bir sevinç vardı. Diğer tarafta insan aklının ve estetiğinin ulaştığı en yüksek noktaları görmenin verdiği hayranlık ve sevinç; başka bir açıdan baktığımızda ise tarihin bu büyük kırılmasını, coğrafyanın kaderini ve “Ne oldu?” sorusunu sormanın getirdiği derin bir hüzün… Endülüs’ü idrak etmek zaten tam olarak bu zıt duygu iklimini aynı anda yaşayabilmektir. O medeniyetin mirasını anlamış bir zihinle oraları dolaşmak, bu yüzden hem çok sarsıcı hem de unutulmaz bir tecrübedir.

Araştırmacı-yazar. 31 Aralık 1968 tarihinde Gaziantep’in Nizip ilçesinde doğdu. Aslen Diyarbakırlıdır ve ülkemiz alimlerinden merhum Muhammed Emin Er'in oğludur. Babasının yanında dinî ve Arabi ilimler okuyup ilmî ve amelî icazet aldı. Gaziantep'te Aliye Ömer Battal İlkokulu (1981) ve Gaziantep İmam Hatip Lisesi (1984)'ni, sonra Ankara Mimar Sinan Lisesini (1988) bitirdi. Daha sonra Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü ve Medine İslam Üniversitesi Arap Dili Bölümünde yüksek öğrenim gördü. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde İslam Tarihi ve Sanatları bölümünde "İslam Tarihi ve Sanatları / Emeviler Döneminde İlim" konulu teziyle master programını tamamladı. Yüksek tahsilinin ardından çeşitli okullarda öğretmen ve idareci olarak görev yaptı, özel sektörde kendi işiyle meşgul oldu. İbrahim Halil Er'in ilk yazısı 1986'da Edebiyat dergisinde yayımlanan bir kitap tanıtımıydı. Sonraki yıllarda yazıları; Millî Gazete, İstiklal Gazetesi, Milat Gazetesi ile Anadolu Gençlik, Genç İstikbal, Gülistan ve Milli Şuur dergilerinde yer aldı. Hedef Radyo ve Kanal 5 Televizyonunda Programlar yaptı. Türkiye Yazarlar Birliği Ankara Şubesi, Öğ-Der, Şuurlu Öğretmenler Derneği (Yönetim Kurulu), Öz-Der, Özel Öğretim Derneği (Yönetim Kurulu), Tarih ve Strateji Derneği (Başkan), Muhammed Emin Er İlim Kültür ve Yardımlaşma Derneği (Başkan) üyesidir. Evli ve Muhammed Emin ile Erkam Tuna’nın babasıdır. Hayatını ve çalışmalarını Ankara'da devam ettirmektedir. ESERLERİ: Cennet Doğuda Bir Yerdedir (Geçmişten Günümüze Haçlı Seferleri) (2006), Siyasal İslam Düşüncesinin Doğuşu (2016), Peygamberimizin Eğitim Metodu (2011), Çanakkale’ye Can Verenler (2013), Ümmetin Dirilişi Çanakkale (2014), Son Osmanlı Alimi (2014), Seyda Muhammed Emin Er Hoca ile Söyleşiler (2016), Öykülerle Osmanlı Padişahları 1-2 (2015), Selahaddin Eyyubi (2017), Hz. Muhammed’in Mektupları ve Diplomasi (2017), Asım’ın Nesli (2017), İstiklal Marşı ve Mehmet Akif (2015), Çad Bir Orta Afrika Devleti (2020).

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir