Nöğfel’in üzerinde görmesek, iri düğmeli, uzun yakalı, ciyak kırmızı, sarı gömleklerin bu dünyaya ait olduğuna inanmazdık. O yıllarda — seksenlerin sonu — hazır giyim bugünkü kadar çeşitlenmemişti; gözümüz böyle şeylere alışık değildi. Nöğfel’in giydikleri bu yüzden bize şaşırtıcı gelirdi. Alışılmadık renk ve desenlerde ceketler, paçaları yerleri süpüren pantolonlar, enteresan ayakkabılar… Hepsi onun alametifarikasıydı. Ama bunun bir gösteriş merakı olmadığını sonradan anladım: Babası Ökkeş Amca gurbette seyyar berberlik yapar, izne geldiğinde bavul dolusu getirirdi bunları.
Adı da kendisi gibi dikkat çekiciydi: Nöğfel Öğretici. Yoklamada her okunduğunda mutlaka bir düzeltme olurdu.
Nöğfel, Gaziantep İsmet Paşa Lisesi’nden sınıf arkadaşımdı. Daha o yaşlarda bile diğerlerinden farklı olduğunu, onu tanıdıkça anlardık. Biz oyun peşinde koşarken o, sınıfın düzeniyle meşgul olurdu. Bir iş mi var, Nöğfel orada; yardım mı gerek, Nöğfel hazırdı.
Silgiden tebeşire, ihtiyaç duyulabilecek ne varsa ceketinin geniş ceplerinde taşır; gerektiğinde bir sihirbaz maharetiyle çıkarıverirdi. Öğretmen masasının örtüsünü her cuma eve götürür, yıkatır, pazartesi sabahı ise itinayla getirip yerine sererdi. Vazoda mutlaka taze güller ya da reyhanlar bulunurdu. Yaşına göre hayli olgundu; iğneden ipliğe, yara bandından çakıya kadar ihtiyaç duyulabilecek her şey onda bulunurdu. Sınıfın öğrencisiydi ama bir bakıma düzenini sağlayan, eksiklerini tamamlayan, yükünü omuzlayan kişi de oydu. Sorumluluk almak onun için yük değil, tabii bir vazifeydi.
Yerli malı haftaları, sınıfça yapılan piknikler… Nöğfel her seferinde sırtlayabildiği kadar çok şeyle gelirdi. Cömertliğini yalnız okulda değil, evlerinde de görürdük. Zaman zaman Karşıyaka Dokuz Eylül Sokak’taki evlerine giderdik. Orta hâlli bir aileydiler ama evlerinin kapısı da gönülleri de daima açıktı.
Teneffüs aralarında bazen soluğu orada alırdık. Yer sofrasında Hatice Teyze’nin yoğurduğu yağlı köfteden yer, köy yoğurdundan yaptığı ayranı içer, yeşilliklerle donatılmış tabaktan nasibimizi alırdık. Evdeki sadelik, insanın içine işleyen bir sıcaklıkla birleşirdi. O sofrada eksik olmayan bir şey vardı: samimiyet. O evden her ayrılışımızda içimizde tarifsiz bir ferahlık kalırdı.
Sonra bir gün Nöğfel’in okuldan ayağı kesildi. Sorduk, soruşturduk:
— Nöğfel okulu bırakmış.
Meğer o fiyakalı ceketlere tırnak makası, iğne, cımbız, dikiş-nakış malzemeleri asıp yakın köyleri dolaşmaya başlamış. Hayat, onu okul sıralarından kaldırıp ekmeğinin peşine düşürmüştü. Bizler ders kitaplarıyla uğraşırken o, ailesinin yükünü omuzlamaya çalışıyordu.
Lise bitince biz de hayatın farklı istikametlerine savrulduk. Araya yıllar, yollar ve ayrı şehirler girdi. Ama Nöğfel, zihnimde hep aynı kaldı: çalışkan, dürüst, sorumluluk sahibi ve iyi bir insan. Çocukluk yıllarımızdan hatırımda kalan en belirgin yüzlerden biri de onunki oldu.
Bir iş kurmak, evlilik, çoluk çocuk derken insan ömrünün en kıymetli yılları sessizce “kayıp zamanlar”a karışıyor. Başını kaldırıp geriye baktığında, bir zamanlar hayatının içinde olan insanların nasıl uzaklara düştüğünü fark ediyor insan. Hüznün, hasretin, sılanın ve hatıraların ne demek olduğunu da galiba o vakit anlıyor. Türküler başka türlü dinleniyor, şiirler başka türlü okunuyor; eski fotoğraf albümleri ise bambaşka bir dile bürünüyor.
Aradan geçen yıllar boyunca Nöğfel zaman zaman aklıma düşerdi. “Acaba şimdi ne hâldedir, hayat onu nerelere savurmuştur?” diye merak ederdim. Nihayet bir vesileyle izini buldum; çocuklarını evlendirme telaşında olduğunu öğrendim. Böylece yıllar sonra yeniden irtibat kurduk. Araya giren onca zamana rağmen sohbetimiz kaldığı yerden devam etti.
Bir süre sonra Ankara’da buluştuk. Beni ziyarete gelmişti. Tren garında karşıladım. Üzerinde iş elbiseleri, elinde ağzına kadar dolu iki çanta vardı. Baharattan kampçı tüpüne, yedek kıyafetten türlü ihtiyaç malzemelerine kadar ne ararsanız doldurmuştu. Karşımda yine o bildiğim Nöğfel duruyordu. Yıllar onu da esirgememiş, saçlarına aklar düşmüştü; ama onun o hazırlıklı, cömert ve ince düşünceli hâlinden hiçbir şey eksiltmemişti.
O gün öğrendim ki Nöğfel, çalıştığı fabrikadan forklift operatörü olarak emekli olmuş. Ne var ki emeklilik ona göre değildi. Daha ertesi gün yeniden çalışmaya başlamış; yıllarca yaptığı gibi, bu kez de sırtında evler ve eşyalar taşıyarak ekmeğinin peşinden yürümeyi sürdürmüştü.
Nöğfel’i tanımış olmak bir bahtiyarlık, onunla arkadaşlık etmiş olmak ise ayrı bir nasiptir. Bazı insanlar vardır; sessiz yaşar, kendilerinden fazla söz ettirmezler. Fakat gittikleri her yerde bir iz bırakırlar. Yıllar geçse de unutulmazlar. Çünkü insanı unutulmaz kılan, yaptığı büyük işler değil, geride bıraktığı güzel hâldir.
