1. Anasayfa
  2. Genel

Tevhidin İnşâsı ve Tefrikanın İmhâsı

Tevhidin İnşâsı ve Tefrikanın İmhâsı
0

İslam dininin varlık, bilgi ve ahlak anlayışının merkezinde hiç şüphesiz tevhid ilkesi yer alır. Tevhid, yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir ve tek olduğunu kabul eden teorik bir inanç esasından ibaret değildir. Aksine bu ilke; ferdi zihinde bütüncül, çelişkisiz bir dünya görüşüne, sosyal hayatta ise âdil, dengeli ve kuşatıcı bir toplum düzenine dönüşen dinamik bir hayatiyete sahiptir. Nitekim İhlas Suresi’nde beyan buyurulan “De ki: O Allah bir tektir” düsturu, müminin düşünce dünyasındaki parçalanmışlığı gideren en temel ruhani altyapıyı oluşturur. Bu ilkenin hayata yansıyan somut örneği, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Mekke’nin kabilevi şirkiyle bölünen yapısına karşı getirdiği ve Medine Sözleşmesi ile hukuki zemine oturtup farklı unsurları tek bir ümmet çatısı altında topladığı toplumsal dönüşümdür. Tevhidi bakış açısının zayıfladığı zeminlerde ise kaçınılmaz olarak savrulmalar, zihni ikilemler ve neticede İslami literatürde en ağır yabancılaşma biçimi olarak tanımlanan şirk ve tefrika tezahür eder. Zihni ve ruhi boyuttaki bu parçalanma tek bir insanla sınırlı kalmayıp, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle insanın “kan dökücü ve ayrılık çıkarıcı” (Bakara 2/30) yönünü ön plana çıkararak cemiyeti ve hatta küresel barışı tehdit eden yakıcı bir ateşe dönüşebilir.

Müslüman toplumların bu yıkıcı ateşten korunabilmesi, ihtilâf ile tefrika arasındaki ince çizginin doğru kavranmasına ve pratik hayatta ayırt edilmesine bağlıdır. Kur’an-ı Kerim “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanıp ayrılmayın” (Âl-i İmrân 3/103) buyruğuyla ümmetin birliğini emrederken, bu birliğin zedelenmesinin getireceği toplumsal çöküşü “Birbirinizle çekişmeyin, aksi takdirde za’fa düşer, kuvvet ve devletinizi elden kaçırırsınız” (Enfâl 8/46) âyetiyle somut bir uyarıya dönüştürür. Burada hayati olan husus, fıkhi ve fikri zemindeki meşru düşünce zenginliğini ifade eden ihtilaf ile toplumsal dokuyu zehirleyen tefrika kavramlarını birbirine karıştırmamaktır. İhtilaf; sağlam metodolojik delillere dayanarak metni anlama, yorumlama ve hayatın akışına çözümler üretme çabasıdır. Örneğin, Amr b. Âs’ın Zâtü’s-Selâsil Gazvesi’nde aşırı soğuk nedeniyle teyemmümle namaz kıldırmasını Hz. Peygamber’in tebessümle karşılaması veya Kurayzaoğulları üzerine yürünürken ikindi namazının yolda mı yoksa varış yerinde mi kılınacağı konusundaki farklı sahabi uygulamaları, dindeki meşru yöntemsel ihtilafa dair en bariz tarihsel örneklerdir. Şayet ilmi ve fikri bir mesele Müslümanlar arasında düşmanlık, kin ve ayrışma doğurmuyorsa dinde bir zenginliktir. Ancak kin, hırs ve hizipçilik doğuruyorsa bu tehlikelidir. Nitekim muharref din mensuplarının aynı kutsal metinleri okumalarına rağmen birbirlerini kategorik olarak dışlayarak toplumsal hezimete uğramaları (Bakara 2/113), ders alınması gereken en bariz tarihsel ibrettir.

Tefrikaya düşme korkusuyla düşünmeyi, akli tefekkürü ve felsefi sorgulamayı tamamen reddeden, “İtikadın mezhebi mi olur?” diyerek mezhepleşmeyi ve kelam disiplinini kategorik olarak mahkûm eden dar muhafazakâr yaklaşım da tarihi vakıaya uygun düşmemektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Ashab-ı Kiram dönemindeki sadelik ve doğrudan rehberlik imkânı, fetihler neticesinde İran, Mısır, Suriye ve Mezopotamya gibi kadim medeniyetlerle temas kurulmasıyla yerini çetin zihni ve felsefi sorulara bırakmıştır. Müslüman bilginlerin inanç esaslarına yönelik dış eleştirilere cevap vermesi, Allah’ın sıfatları ve teşbih ifade eden müteşâbih meselelerde akli istidlalde bulunması kaçınılmaz bir sorumluluk haline gelmiştir. Nitekim İmam Ebu(l-Hasan el-Eş’arî, Risâle fî İstihsâni’l-havd fî İlmi’l-Kelâm adlı eserinde, araştırmayı bid’at sayıp cehaleti sığınak edinenleri sert bir dille eleştirmiş; dinin temellerini akıl ve mantık kurallarıyla savunmanın gerekliliğini ortaya koymuştur. Müçtehitlerin fıkıhta veya kelamda ortaya koyduğu farklı yorumlar dinden çıkış değil, dinin dinamizmini ve çağlar boyunca canlı kalmasını sağlayan insan ürünü zihinsel katkılardır. Mezhepleri dinin yerine koymamak ve onları mutlaklaştırmamak şartıyla, ehl-i kıbleyi tekfir etmeyen her yapıcı içtihat, İslami düşünce mirasının zengin birer parçasıdır.

Tarihsel süreçte “Fırka-i Nâciye” (kurtuluşa eren grup) rivayetinin mutaassıp ve bağlamından koparılmış okuma biçimleri de tefrikayı besleyen en büyük zeminlerden birini oluşturmuştur. Ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve bunlardan sadece birinin kurtulacağını bildiren rivayette geçen rakamlar, Arap dilinin retorik yapısı gereği hakiki sayısal bir sınırlamadan ziyade çokluktan kinâyedir. Ancak mezhep taassubuna ve grup bencilliğine kapılan kimi çevreler, tarih boyunca kendilerini yegâne “kurtulmuş grup” ilan edip kendi metodolojilerinin dışındaki tüm Müslüman grupları “ehl-i bid’at” veya “dalâlet” ile itham etme kolaycılığına kaçmışlardır. Haricilerin kendi siyasi ve dini anlayışlarını kabul etmeyen diğer Müslümanları kâfir sayarak kanlarını helal görmeleri, bu taassubun tarihteki en kanlı örneğidir. Oysa Ehl-i Sünnet’in kapsayıcı omurgası; Allah’a, nübüvvete ve ahirete iman edip kıbleye yönelen ehl-i kıbleyi tekfir etmekten titizlikle uzak durmuştur. Hz. Peygamber’in Medine döneminde toplumsal bütünlüğü korumak adına münafıklara karşı izlediği kuşatıcı siyaset, Müslüman bilginlerin esas görevinin insanları vicdani bazda yargılamak ve dışlamak değil, kuşatıcı bir davet ve irşat dili geliştirmek olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.

Sonuç olarak, tefrikanın temelinde yatan en büyük dinamik; benmerkezci zihin tekelciliği, ötekileştirici söylemler ve grup taassubudur. Oysa Kur’an-ı Kerim, “Müminler ancak kardeştir” (Hucurat 49/10) buyurarak ırk, dil, coğrafya, kültür ve içtihat farkı gözetmeksizin tüm inananları aynı ümmet kubbesi altında toplar. Allah’ı bir, dini bir, kitabı bir, kıblesi ve peygamberi bir olan Müslümanların, ikincil derecedeki yorum ve yöntem farklılıklarını bir çatışma vesilesine dönüştürmesi, tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de küresel güçlerin ve İslam karşıtı odakların coğrafyamız üzerindeki emellerini kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Ümmetin sosyal dokusunu ve medeniyet iddiasını yeniden inşa edebilmek; ilmi farklılıkları düşmanlık gerekçesi yapmayan bir ahlakı kuşanmaya, adalet ve samimiyet zemininde diyalog kurmaya ve milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez / Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez” dizesinde ifadesini bulan ortak şuur ve ruhu ihya etmeye bağlıdır. Mezhep ve meşrep taassubunun ötesine geçerek tevhit ilkesini toplumsal bir ahlaka dönüştürebildiğimiz ölçüde tefrikanın imhası ve İslam medeniyetinin yeniden ihyası mümkün olacaktır.

13.11.1959 yılında KONYA’nın Kadınhanı ilçesi Demiroluk Köyü’nde doğdu. İlköğrenimini burada tamamladı. 1981 yılında Konya İmam-Hatip Lisesi’ni; 1984 yılında ise Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1981-1995 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde çeşitli görevlerde bulundu.Yüksek Lisans’ını Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Nübüvvet Öncesi Câhiliye Toplumu” adlı tez çalışması ile yaptı. (1990). Doktora’sını, “Kur’an’da Hidâyet ve Dalâlet” adlı teziyle aynı üniversitede tamamladı. (1994). 1995 yılında Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı’na Yardımcı Doçent olarak atandı. 1998 yılında Doçent oldu.2004 (15 Ocak) yılında Profesör oldu. Halen Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı ve Temel İslam Bilimleri Bölümü Kelam Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Prof. Dr. Ramazan Altıntaş, evli ve üç çocuk babasıdır

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir