Bizimle İletişime Geçin

Yazarlık Atölyesi

Devam Filmi

Filmler insanlar gibidir, insanlar da filmler gibidir. Misal: “The Godfather” üç serilik bir film, hikâyesi üç perdelik bir aksiyon sürecine yayılmış olsa da her perdesi aynı performansa sahip değildir. Üç seriden birisi sizi, diğerlerine göre daha çok etkiler. Benim için bu serinin birinci filmi daha dikkate değerdir. Neden mi?

EKLENDİ

:

Sinema sektöründe farklı türlerde farklı insanlara hitap etsin diye filmler çekilir. Bazı filmlerin hikâyeleri tek perdelik, bazıları birkaç perdelik zamanlara yayılır. Aslında tek perdelik filmler kendi türündeki hikâyelerden izler taşır, zahirde gözükmese de. Birkaç perdelik zaman dilimine yayılanları ise 1. Part’ı çıktığında 2. Part’ın ne zaman vizyona gireceğini beklediğimiz türden devam filmleridir.

Filmler insanlar gibidir, insanlar da filmler gibidir. Misal: “The Godfather” üç serilik bir film, hikâyesi üç perdelik bir aksiyon sürecine yayılmış olsa da her perdesi aynı performansa sahip değildir. Üç seriden birisi sizi, diğerlerine göre daha çok etkiler. Benim için bu serinin birinci filmi daha dikkate değerdir. Neden mi? Benim ya da sizin hikâye ile tanışıklığınız, hikâyenin kahramanları ile olan merhabalaşmanız, bağ kurmanız hep bu perdede gerçekleşir. Kısacası ‘Baba’yı bu perdede tanırsınız. Geriye kalanlar ayrıntılardır.

Filmler böyle. Peki, insanlar. Onlar nasıl filmlere benziyorlar derseniz. İnsan doğar, büyür, ölür. İşte, daha doğmadan size bir bebek, bir hayat müjdelenir. Onunla tanışırsınız, hikâye burada başlar. Ne olursa olsun, o insana dair heyecanlarınız hiçbir zaman o anı geçemeyecektir. Evet, doğacak mutlusunuz! Sizi arada kızdıracak, şaşırtacak hatta üzecek. Hepsi insana dair. Arada sorgulatacak da. İşte filmler de böyle.

Mevzuya insanlardan devam edecek olursak, aynalı bir odaya koyduğumuzda aynaların özelliğinde yansıyan insanlar görürsünüz. Gerçek bu mudur peki? İnsan bir ışık prizması gibidir. Cevherinde ne varsa onu yansıtır. Bundan dolayı bebeklik dönemi ve ihtiyarlık dönemi nadide bir ihtişama ev sahipliği eder. Bebeklikte tanır, tanımlar, tanırken korkar, büyüdükçe ve zamanla soruları artar. Sorarlar, tekrar sorarlar. Ama biz bu ışıkların gölge boylarını kısaltırız, hatta zaman zaman keseriz.

Güneş nasıl tepe noktada iken; tam öğlen vakti gölge yoksa prizma olan insan da sorgulama dürtüsü ölünce ışığı söner. Güneş de sabah doğarken ve akşam batarken ihtişamlıdır aynı insanoğlu gibi. Cevapsız kalan sorular, onların o saf cevherini sıradanlaştırır. Çünkü büyüklerin dünyası soruların, o ilk heyecanların, ihtişamın, ışıkların dünyası değildir. Prizmaların renkleri birer birer söner. Durağan geçen büyüme evresi sonrası; insan yüzünü, kalbini toprağa çevirir. Yaşlılık ihtişamı bu dünyadan gitmeden evvel kapıya gelir.

Nedir geri gelen? Bilginin, birikimin, tecrübenin ihtişamıdır. Ne kadar eteklerini bırakmaz, bir cümle daha, bir cümle daha diyerek ne alırsanız sizindir. Işığınıza ışık katarsınız. Siz sordukça o da yenilenir.

Ben medeniyetleri işte; bu filmlere ve ışıklarını yansıtabilen bu insanlara benzetiyorum.

Varsayalım, Osmanlı! Selçuklu Devleti’nin devam filmi.

Diyeceksiniz bu nasıl örnek! Ben de farkındayım. Demek ki Osmanlı ,Selçuklu’nun eteğini iyi silkelemiş. Onun üzerine bir’e on koymuş ve Osmanlı olmuş. Ama nasıl?

Medeniyetler de hâkezâ doğarken ve batarken ihtişamlıdırlar. Neden mi? Doğarken bütün enerjisi ve heyecanı ile kendini bütün insanlığa tanıtma ve kanıtlama iştahı ile işe koyulurlar. Osmanlı’nın doğuşu! Osman Gazi’nin gördüğü rüya gibi ihtişamlıydı. Kur’an-ı Kerim’e karşı gösterilen hürmet, uyunmayan saatler, Osmanlı’nın gerçek doğuşu; bu hürmet saatlerine tekabül eder. Yıkılışı da bir o kadar ihtişamlıydı. Altı koca asırda dünyada bir medeniyetin görmesi gereken ne varsa görmüş, kendi hissesine düşeni fazlası ile tecrübe etmiş. Yaşadıkları kadar yaşattıkları ile tarihe, insanlara, dünyaya bir iz bırakmış. Dünya tarihinde bir Osmanlı baki kalmıştı. 20. yüzyıla tekabül eden yıkılışın ihtişamı işte burada gizli. Hüküm sürdüğü bütün coğrafyalara bir medeniyet hediye ederek. Şimdi silkeleme sırası bizlerde.

Bunlar olurken Selçuklu, Selçuklu oluşundan bir şey kaybetmedi. İsmi unutulmadı. Belki de daha çok değer kazandı. Devlet olarak, insan olarak, medeniyet olarak bir tohum ekti, yetiştirdi ve Osmanlı o tohumdan zuhur etti.

Peki, Osmanlı’nın eteğini silkeleyen bu millet, tohumundan ne zaman tomurcuk verecek? Ne zaman Osmanlı’nın üzerine bir’e on katarak ama onun büyüklüğünü de çiğnemeden. İsmini yaşatarak medeniyetimle buradayım (!) diyecek.

Devam filmi yükleniyor…

Çok Okunanlar