Bizimle İletişime Geçin

Din ve Hayat

Seyyid Ahmed Arvasi’ye Göre İnsan Ahlakının Üç Hâli

İnsan, beden ve ruhtan meydana gelen bir varlıktır. İnsanın metafizik alanı içine giren yönü unutulup yalnız bedene odaklanılması, insanın etten kemikten ibaret sanılması, günümüz insanının kendi değerinden daha aşağılarda ele alınmasına yol açmıştır. S. Ahmet Arvasi’ye göre insanın iki boyuttan (fizik ve metafizik) birini seçmeye zorlanması, bir eşya gibi düşünmek zorunda bırakılmasına sebep olmuş; böylece insan, mabede girerken başka, laboratuvara girerken başka bir insan olma gayreti içine girmiş; bu durum ise insanın zamanla kendi ruhuna yabancılaşmasına hatta onu yok saymasına yol açmıştır.

EKLENDİ

:

Türk tarihinin önemli fikir adamlarından biri olan Seyyid Ahmet Arvasi’ye göre bugünün insanının en büyük problemi, kendi varlığını bir bütün olarak ele alamamasıdır. Fizik ve metafizik yönüyle bir bütün olarak değerlendirilemeyen insan, yalnız cismani boyutuyla değerlendirilmekte, bu da insanın bir diğer boyutu olan ruhani yönünün yok sayılmasına yol açmaktadır.

1. Ahmet Arvasi, günümüzde insanın hem fizik hem metafizik konusu içinde yer almasına rağmen, metafiziğin pozitivizmin içine dâhil edilme çabalarının maddenin gerçek, ruhun masal olduğu algısını doğurduğunu belirtmektedir. Bu nedenle eserinde insan ve insan ötesi kavramıyla insanın her iki boyutunu ele alan Arvasi, aynı zamanda insan ahlakının üç hâlini de mercek altına yatırır. Bunu yaparken modern dünyada (!) insanı keşfetme, anlama ve tanıma çabasının bir ürünü olarak ortaya konulan dini, ahlaki ve sanatsal çalışmalara karşın, insanın iç dünyasını inkâr ve ihmal eden pozitif bilimlere de tepki göstermektedir.

İnsan, beden ve ruhtan meydana gelen bir varlıktır. İnsanın metafizik alanı içine giren yönü unutulup yalnız bedene odaklanılması, insanın etten kemikten ibaret sanılması, günümüz insanının kendi değerinden daha aşağılarda ele alınmasına yol açmıştır. S. Ahmet Arvasi’ye göre insanın iki boyuttan (fizik ve metafizik) birini seçmeye zorlanması, bir eşya gibi düşünmek zorunda bırakılmasına sebep olmuş; böylece insan, mabede girerken başka, laboratuvara girerken başka bir insan olma gayreti içine girmiş; bu durum ise insanın zamanla kendi ruhuna yabancılaşmasına hatta onu yok saymasına yol açmıştır.

1. Ahmet Arvasi, insanın doğduğu anda etkilediği âlemin, ona anlamsız ve kaotik geldiğini ifade eder. Duyuların ve şuurun arasında aklın kurulmasıyla insanın idraki gelişir. Böylece insanın evrendeki kaosu düzenle değiştirme çabasının bir ürünü olarak kültür ve medeniyetler doğar. Bu nedenle ilkel insanın kaosa, medeni insanın düzene yakın olduğunu belirtir. Ona göre, “akıldan, ilimden ve teknikten mahrum olan bir fert ve toplum kendini kaostan gereği kadar kurtaramaz ve ayak altında çiğnenir” (s.72). Ancak S. Ahmet Arvasi burada farklı bir noktaya da temas eder. Ona göre ilkel insandan kasıt ilk insan ya da ilk insanlar değildir. Çünkü ilk insan ve ona inananlar “Cennet”te İlahî terbiyeden geçen Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın çocukları “medeni” idiler. O, ilkel insan ile İlahi emirden uzaklaşıp somuta tapınan bir idrake mahkûm olan insanı kastetmektedir. Bu nedenledir ki “ilkel” bir zihniyete mensup insanlar her devirde mevcuttur.

İnsan ve İnsan Ötesi

1. Ahmet Arvasi “İnsan ve İnsan Ötesi[1]” adlı eserinde insanın varlık sorununa değinerek idrak-şuur-ahlak çerçevesinde insanı bir bütün olarak ele almaya çalışır. Çünkü idrakin farkına varılması evrendeki kaosun çözülmesi için ilk adımdır. Şuur ise insanda irade ve sorumluluk fikrini doğurması yönüyle önemlidir. Şuur bir bakıma idrakin idrakine varılmasıdır. Artık evrende bir düzen kuran, medeniyet vücuda getiren insan için ahlak kavramının da ele alınması gerekir. Ahlak yalnız insanlar için geçerli bir konudur. “Bitkilerin ve hayvanların hayatında düzenli dayanışma, birbirini tüketme ve hatta istismar bulunmasına rağmen ahlaktan bahsedilemez. Eğer, insan, fert ve toplum olarak şuurdan yoksun olsa idi, insan için de böyle bir problem olmayacaktı.” (s. 91). Arvasi’ye göre şuur, mükemmelleşme ve sorumluluk iradesini içerir. Şuurunu, uyuşturmak sureti ile sorumluluk duygusunu ve mükemmelleşme iradesini ortadan kaldırmaya çalışmak, insanı hayvandan daha aşağı bir seviyeye indirir. Bu da insanı mutlu kılamaz. İnsanın mükemmelleşme iradesini edinme çabası bir bakıma çile yüklenmek demektir. Herkesin aynı çabayı sarf edemediğine değinen Arvasi, sonuç olarak üç tip insanın ve üç tip ahlakın doğduğundan bahseder: hayvan insanın ahlakı, dramatik insanın ahlakı ve ideal insanın ahlakı. Böylece insanın ahlaki yönünü üç şekilde ele alır.

Hayvan İnsanın Ahlakı

Hayvan insanın ahlakı; insanın en alt tabakasını oluşturur. Hayatın hazzını sevip ıstıraplarından kaçan ve bütün duygularını bu minvalde yaşayan insan, kendisine aczini, sınırlılığını, faniliğini, esaretini hatırlatan şeylerden nefret eder. Genel olarak “hayvan insan, cenazeden ve ölümü hatırlatan törenlerden kaçar. Yemek haz içindir, içmek haz içindir, arkadaş, eş, dost haz içindir. Sanat, ahlaka ve din bile haz içindir. Istırap veren her şeyden kaçmak gerekir. Görülüyor ki hayvan insanın ahlakı, hayvani bir zevkçiliğe (hedonizme) dayanır. O, duyularını elem verici gerçeklerden kaçırarak hazza yöneltir. Duyuların lezzetine göre yaşamak ve ötesine boş vermek, bunların hayatlarını özetleyebilir. Epikür’ün ‘iyi’sini ararlar. Bize duyusal haz veren dünya iyi dünyadır, derler. …” (s. 95).

1. Ahmet Arvasi’ye göre insanın ahlak ve yaşam anlayışı onun dünya üzerindeki nizamını da belirler. Yani her üç ahlak yapısına mensup insanın ve o insanın oluşturduğu nizamın özellikleri başka başkadır. Hayvan insanın ortaya koyduğu nizam; insanı yalnız alet ve iş yapan, sürü ile yaşama mecburiyetinde olan şeklinde tanımlar. Hatta zaman zaman ferdin yok sayıldığı, yalnız cemiyetin dikkate alındığı düzenler dahi ortaya çıkabilir. Var olan kanunlar da ferdin varlığını ya da haklarını korumayı değil, cemiyetin varlığını devam ettirmeyi amaçlar. “Orada hak yok, vazife vardır. Fert, düşünce, inanış ve davranışlarını sürüye uydurmakla itibar kazanır. …” (s.108). İkinci olarak S. Ahmet Arvasi, dramatik insandan ve onun oluşturduğu nizamdan bahseder.

Dramatik İnsanın Ahlakı

Dramatik insanın ahlakı;  ilkel içgüdülere sahip hayvan insan ile ideal insan arasında gidip gelir. Bir taraftan insanlığın çektiği acıların ıstırabını yüreğinde duyarken öte yandan yaşamak için öldürür, istismar eder, yine vicdan azabı çeker. Bu durumu aslan ve avcı örneği ile açıklayan Arvasi’ye göre, aslan, pençesine geçirdiği bir ceylanı öldürüp parçalayıp yer, ardından dinlenmek için gölgeye çekildiğinde yaptığı şey için zerre pişmanlık duymaz. Oysa insan bilhassa dramatik insan, önce öldürür, sonra onun için ağıt yakıp gözyaşı döker. “Dramatik insan, kendinde derin bir iç çatışma bulur. Bu çatışma eski çağlardan beri keşfedilmiştir. Dramatik insan, ahlaki davranışlarında, insanlığın dramını yaşayan sanatkâra çok benzer. Aynı anda kendinde hem iyiliği hem kötülüğü beraber duyar.

Ümidinin kuvvetli olduğu dönemlerde bir ahlak kahramanı kadar, sorumluluk duygusu içindedir, mükemmelleşme iradesi güçlüdür. Eksik, aciz, zavallı gördüğü varlıklara karşı merhametlidir, müşfiktir. … Ümitsizlik dönemlerinde ise mükemmelleşme iradesi zayıflar, sorumluluk duygusu ona ıstırap verir. Eksik, aciz ve zavallı gördüğü varlıklar onu korkutur, kendini hatırlar, egoizmin sancılarını duyar içinde. Dramatik adam ikili bir periyot içinde bir alçalır, bir yükselir” (s. 101). Toplumsal nizam açısından bakıldığında ise dramatik insan “şuursuz bir vazife adamından” çok “hakkını arayan” adam olarak görülür. Ferdin temel hak ve hürriyetlerinin esas olduğu bu ahlak anlayışında otorite, demokratik ve liberaldir. Son olarak S. Ahmet Arvasi “ideal insan” ahlakından bahseder.

İdeal İnsan Ahlakı

İdeal insan ahlakı ve ideal insan, deniz diplerindeki kumlara nazaran ender olan incilere benzetilir. Bu kişiler, varlığa ve olaylara iç gözleri ile bakarlar. “Onlar ebedî olanın, hür olanın, sonsuz olanın, bir olanın, kısacası Allah’ın aşk ve ateşinde erimişlerdir. Onlar, Allah’ın ‘muhabbetimin öldürdükleri’ olarak andığı kimselerdir. Bunlar ‘yaşayan şehitlerdir.’ Başkalarının can attığı makamlar, onlara asla cazip gelmez. Onları oraya getirmek demek, onlardan kendilerini feda etmelerini istemek demektir. Örneklerini Hz. Ebubekir’de ve Hz. Ömer’de gördüğümüz gibi sorumluluk onları bir ateş gibi sarar. … İdeal insanın ahlakı Allah’ın ahlakıdır. Zaten Allah’a dayanmayan hiçbir ahlak teorisi ahlakı gerçekleştiremez. Hiçbir değer ve ülkü Allah’ın yerini tutamaz. …” (s.103-104).

İdeal insanın kurduğu cemiyet nizamı da diğerlerinden elbette farklı olacaktır. İdeal insanın kurduğu cemiyet nizamında sürü endişesi ve ego ihtirası bulunmaz. “O, düşünce, inanış ve davranışlarını, ebedî, hür, bir ve sonsuz olan Allah’a göre düzenler.… Hazret-i Muhammed ve büyük arkadaşlarının kurdukları muhteşem kadro, bu nizamın tarih içindeki en parlak örneğidir.” (s.111).

Önemli mütefekkirlerimizden olan S. Ahmet Arvasi, günümüz insanının kendini tanıması ve bilmesi için önemli noktalara temas etmiştir. İnsana, ahlaka ve nizama dair bahsettikleri kaostan düzen yaratmak isteyen insanoğlu için dikkate değerdir. Pedagoji, sosyoloji gibi alanlarda insanı pek çok yönüyle ortaya koymaya çalışan S. Ahmet Arvasi’nin üzerinde durduğu en önemli konulardan biri Yunus Emre’nin “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendin bilmezsen / Ya nice okumaktır” sözünde olduğu gibi insanın kendini bilmesi ve tanımasıdır. Kabuktan öze, özden cevhere inmek için insanın yalnız fizik boyutuyla değil metafizik boyutuyla da ele alınması gerektiğini savunur.

 

[1] Arvasi, S. A. (2009). İnsan ve İnsan Ötesi, İstanbul: BilgeOğuz Yay.

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

Hoş Geldi Ramazan

EKLENDİ

:

Tam bir yıllık yoldan geldi

Hem aşılı koldan geldi

Kırklar da çıktı söyledi:

Geldi ”Ramazan Hoş Geldi”

2021

Prof. Dr. Mustafa Kara

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

Ramazan’da Oruca Tutunmak…

Tekrar kapısındayız Ramazan’ın… Allah’a yakın olmanın en içten sıcaklığını ve hazzını yaşadığımız kutlu bir mevsimin anındayız. Hayır ve bereketin ne olduğunu gösteren sahuruyla, ikramı ve paylaşmayı öğreten iftarıyla, ibadetin neşe ve coşkusunu bütün topluma yayan teravihiyle, okunan ve dinlenen Kur’an’ın feyziyle, yapılan dua, tövbe, zikir ve niyazlarıyla, toplumun sosyal yaralarını şifalı elleriyle saran zekât ve fitreleriyle baştan sona bir feyz, rahmet ve bereket ayı olan Ramazan’ın kapısındayız. Hoş geldin ya şehr-i Ramazan, Merhaba ey şehr-i gufran!.. Ve kapısındayız rahmet ve mağfiret ayının… Yıkanmak ve arınmak, aşınan değerlerimizi onarmak, kaybolan değerlerimizi yeniden kazanmak için… Yaptığımız iyiliklere yenilerini katmak, hatalarımıza ve günahlarımıza tevbe etmek için.

EKLENDİ

:

“Müjde mü’minler size ihsân-ı rahmandır gelen

Şânına ta’zim için bu mâh-ı gufrandır gelen

Ondadır feyz-i hidâyet ondadır afv ü kerem

Kadrini bil mevsîm-i inzâl-ı Kur’an’dır gelen

 

Iyd-ı ekber her günü kadr-i mübârek her gece

Ehl-i imâna ne mutlu lutf-ı sübhandır gelen

Zulmet ü kasvetten âzâd etmeye sâimleri

Nûr-ı İslâm nûr-ı îmân nûr-ı irfandır gelen”

                                  [Ahmed Remzi Dede (Akyürek)]

Tekrar Kapısındayız Ramazan’ın…

Kutlu bir mevsimin son halkası Ramazan… Üç aylar ile başlayan heyecan, Ramazan ayı ile taçlanıyor.

Durmadan akıp giden bir çağlayan misali hızla akan zaman selinin içinden sizi kutlu bir el alıyor, rahmetinin ve merhametinin bol olduğu, cennetin kapılarını sonuna kadar açtığı bir aya ulaştırıyor. Dualar hep bir dahaki yıla yetişmek, bir daha o maneviyat iklimine erişmek için… Tıpkı Sezai Karakoç’un dediği gibi…

“İşte bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri… Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz Müslümanlar için gelen bu oruç da odur.” (Sezai Karakoç, Samanyolu’nda Ziyafet, Diriliş Yayınları, s.47)

Tekrar kapısındayız Ramazan’ın… Allah’a yakın olmanın en içten sıcaklığını ve hazzını yaşadığımız kutlu bir mevsimin anındayız.

Hayır ve bereketin ne olduğunu gösteren sahuruyla, ikramı ve paylaşmayı öğreten iftarıyla, ibadetin neşe ve coşkusunu bütün topluma yayan teravihiyle, okunan ve dinlenen Kur’an’ın feyziyle, yapılan dua, tövbe, zikir ve niyazlarıyla, toplumun sosyal yaralarını şifalı elleriyle saran zekât ve fitreleriyle baştan sona bir feyz, rahmet ve bereket ayı olan Ramazan’ın kapısındayız.

Hoş geldin ya şehr-i Ramazan, Merhaba ey şehr-i gufran!..

Ve kapısındayız rahmet ve mağfiret ayının… Yıkanmak ve arınmak, aşınan değerlerimizi onarmak, kaybolan değerlerimizi yeniden kazanmak için… Yaptığımız iyiliklere yenilerini katmak, hatalarımıza ve günahlarımıza tevbe etmek için…

Evet, geldik. Pişmanlığımızla, hatalarımızla, utangaçlığımızla geldik. Rahmeti sonsuz olanın merhametine sığınarak geldik.

Gel diyor Ramazan. Gel, bedeninle oruç tuttuğun gibi, bütün uzuvlarınla oruç tut.

Kalbinle Tut Orucu

Kalbinle oruç tut, kalbin oruç tutsun. Unutma ki sen sadece midenle değil aynı zamanda dilinle, elinle, gönlünle bütün uzuvlarınla her türlü çirkinliklere karşı iftarı olmayan bir oruçtasın.

O halde, kalbinde mümin kardeşine karşı kin ve öfkeye yer bırakma! Kalbin bütün kötü düşüncelere karşı oruçlu olsun. Arınsın; fesattan, hasetten, nifaktan. Kalbin oruç tutsun önce. Günah kirlerini bir bir sil, temizle bu ayda.

Gönlünle Tut Orucu

Gönlünle oruç tut, gönlün oruç tutsun. Hiçbir gönlü incitme. Gönlüne de hiçbir zaman ayrık otları ekme. Kırık gönüllere merhem ol.

Açılsın gönül kapıları… Kalksın aradan mesafeler… Uzansın şefkat ve merhamet elleri…

Gönül koyma kimseye. Dünyevi istek ve arzuların yoğunluğu sebebiyle zaman zaman ihmal ettiğin akraba ve komşularını unutma… İncitme incinsen de…Bir derya gibi ol. Bütün nehirler sende buluşsun.

Dilinle Tut Orucu

Dilinle oruç tut, dilin oruç tutsun. Dil arınacak, gıybetten dedikodudan, dil uzak duracak yalandan ve iftiradan…

“Oruçlu olduğu halde yalanı, dedikoduyu, yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah’ın, onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” (Buhârî, “Savm”, 8, “Edeb”, 51) derken,

Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu bir günde kötü söz söylemesin, kavga etmesin. O’na birisi sataşır veya küfrederse, ‘Ben oruçluyum’ desin…” (Buharî, “Savm”, 9; Müslim, “Sıyâm”, 163) diye buyururken kutlu nebi, dilinin iftarı güzel söz, gönlünün iftarı güzel duygular ve elinin iftarı da hayır işlerde bulunmak olsun.

Gözünle Tut Orucu

Gözünle oruç tut, gözün oruç tutsun. Gözünden giren her kötü görüntü kalbinin orucunu bozar. Kalbinin orucu bozulmuşsa aç kalmana Rabbinin ihtiyacı yoktur.

“Nice oruç tutanlar vardır ki onların oruçtan nasipleri sadece aç (ve susuz) kalmalarıdır Nice geceleri namaz kılanlar vardır ki onların namazdan nasipleri sadece uykusuz kalmaktır.” (İbn Mâce, “Sıyam”, 21)

“Göz, kalbin aynasıdır.’’ Gözünü “gözün gibi koru.’’ İbadetlerinde huşûyu bulmak istiyorsan baktıklarına dikkat et. Baktığın şeylere de ibret nazarı ile bak.

Göz; kalp ve ruhun bu âleme açılmış bir penceresidir. Şehevî ve nefsani arzuları tatmin için, fani güzellikleri seyredip onlardan lezzet alma adına kullanıldığında ise, harama her bakış kalbi ve ruhu yaralayan zehirli bir ok olur.

Unutma ki, göz harama kaydığında, irade hükümsüz kalmış ve akıl nefsin çekim alanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır.

Elinle Tut Orucu

Elinle oruç tut, elin oruç tutsun. Elin orucu, elin harama dokunmaması, kendine ait olmayan bir şeyi almaması, elin cömertlikle dolmasıdır.

İnfak ederek tut orucunu. Elin şefkat eli olsun. İnfak ibadetinin en makbul olduğu, muhtaçların, gariplerin umut dolduğu bu ayda verebildiğin kadar ver. Allah’ın verdiğini, yine onun yolunda harca. Unutma ki,

“Verince Allah için verenin feyzi artar,

Bir anlık sadaka bin yıllık ömrü tartar.”

Oruç; Aç Kalmak Değildir

Açlığı nefis tezkiyesi için kullanabilmektir. Oruç, Rabbimizin bize sunduğu sayısız nimetin kadrini bilmek, geçici lezzet ve duygulardan vazgeçip sonsuza dek sürecek manevî hazlara ulaşmaktır.

Oruca Tutunmak

Oruç bize geldi, peki biz oruca gittik mi? Oruç bizi ne kadar tutabildi? Biz ne kadar oruca tutunabildik? Bir yıl geçti ne kadar taşıyabildik o müstesna zamanların üzerimizdeki etkisini?..

Öyleyse şimdi temizlenme zamanı… Şimdi, rahmet ve mağfiret ikliminde  ibadet ve taat, hayır ve hasenat, tevbe ve istiğfar ile ruhumuzu arındırma zamanı…

Şimdi diriliş günü… Şimdi, oruç tutma ve ona tutunma anı…Şimdi sevgili Peygamberimizin (s.a.s)

Kim faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, “İman”, 28; Müslim, “Salâtü’l-Müsafirîn”, 13) müjdesine nail olma zamanı…

“Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir. Giderken bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç şey katılmalı.”

Okumaya Devam Et...

Din ve Hayat

Ezan ve Bayî Kudsî İçin

EKLENDİ

:

İnsanlık kafilesinden bir Bey

Erguner ailesinden bir Bey

Geldi üçler tarihi itmam içun:

”Nâyi Mimar San’atkâr Kudsî Bey”

1442

Prof. Dr. Mustafa Kara

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar