Bizimle İletişime Geçin

Kitap

Franz Kafka’dan Ian Mcewan’a  “Hamamböceği”

“İşler yolunda gidiyordu. Böyle zor bir zamanda ülkenin sağlam bir düşmana ihtiyacı vardı” (s.50) ve o sağlam düşman çok geçmeden yaratılır. Birkaç balıkçının farkında olmadan (?) Fransız karasularını ihlal etmesinin ardından öldürülmeleri iki ülke arasında büyük bir krize doğru taşınır.

EKLENDİ

:

Rita Felski “Edebiyat Ne İşe Yarar?” adlı eserinde edebiyatın işlevlerine değinir ve “İnsanın bir kitapta kendini bulması, tanıması ne anlama gelir?” diye sorar. Cevabı yine kendisi veren Felski’ye göre bu, aynı anda hem düpedüz sıradan hem de gene eşsiz bir deneyim gibidir. Yani edebiyatın ilk işlevi “tanıma” olarak açıklanır. Felski’ye göre edebiyat önce insanın kendini bulmasına yardımcı olur. Metin ve okur arasındaki boşluk, birdenbire ortadan kalkınca, okur, yakınlık duygusu ile sayfalarda kendini bulur. Çünkü insanın idrak kabiliyetini geliştirip ayrıntıları fark etmesini sağlayan, ona eşsiz deneyimler yaşatan, duygu değişikliği oluşturan, kendisini ve çevresini daha iyi tanımasına yardımcı olan edebiyatın ta kendisidir.

Edebiyatın bu işlevi, yazarının hayal gücü, yaratıcılığı ve üslubu ile de ilgilidir. Bu nedenledir ki aynı konunun ele alınması farklı yazarların anlatımıyla zenginlik kazanır, bazen en sıradan, alelade konunun bile bir yazarla âdeta büyülü bir hâl aldığı görülür. Edebiyat, bazen de duymak istemediklerimizi, görmezden geldiklerimizi bize tüm çıplaklığıyla sunar, bazen de farklı bir hüviyete büründürerek kurgulayıp yansıtır. Bunun en belirgin örneği iki farklı yüzyılda iki farklı yazar tarafından ele alınan “hamamböceği” metaforudur.

İlk olarak Kafka’nın kaleme aldığı ve 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri olan “Dönüşüm[2]”, sanayi toplumu karşısında giderek yalnızlaşan ve değersizleşen insanın çaresizliğini çarpıcı biçimde ele almaktadır. Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında hamamböceğine dönüşmesiyle hafızalara kazınan sahne[3], içinde bulunduğumuz çağda pek çok insanın geldiği noktayı göstermesi bakımından da eseri önemli kılıp, çağının ötesine hitap edebilen Kafka’yı âdeta ölümsüzleştirmiştir.

Yazar, eserinde Gregor Samsa’yı herhangi bir hayvana ya da bir nesneye dönüştürmez, onu değişen duygularıyla hamamböceği olarak yeni bir bedende var eder. İnsanlar nezdinde sevilir tarafı olmayan, değersiz görülen, tiksinilen, insanlar arasında yaşaması mümkün olmayan ve son olarak ilaçla yok edilmek üzere son öldürücü darbeye maruz bırakılan hamamböcekleri; Kafka’nın değersizleşen, topluma artık yararı olmayınca itibarını ve saygınlığını kaybeden, bunun sonucunda yalnızlaşan, yok sayılan ve hatta kurtulması gereken bir yük gözüyle bakılan insanları anlatması için biçilmiş kaftandır âdeta.

Kafka, bu eserinde bir yabancılaşma ve varoluş sorunsalına işaret eder. Kendini tümüyle ailesinin yaşamına adayan birey, belirli bir hayat tarzını ve alışılagelmiş yaşam standartlarını koruyabilmek için kendinden tümüyle vazgeçer. Kendi yaşamı sıradanlaşan insan için yaptığı fedakârlıklar bir süre sonra vazife addedilir. Öyle ki ailesi için çalışıp çabalayarak kazandığı tüm parayı babasının borçları için ailesine veren Gregor Samsa’ya duyulan minnet zamanla kaybolur ve o, kendini daha fazla çalışmak zorunda hisseder.

Evin geçimi, kardeşinin konservatuvar parası, babasının borçları derken, bunları kazanmak için türlü zorluklara göğüs gererek her sabah erkenden yola koyulan Gregor Samsa, kendi yaşamından fazlasıyla ödün verir. “Düşünmem gereken bir ailem olmasaydı, çoktan istifamı basmış, patrona gidip aklımdan geçen her şeyi söylemiştim![4] (s. 4) diyerek yapmak istediklerini yapamayışındaki çaresizliğinin asıl sebebini dile getirir.

Hamamböceğine dönüştüğü zaman, kendi bedenini çok da yadırgamadığı ve ona kolayca uyum sağladığı görülen Gregor Samsa için en önemli şey işidir. Dolayısıyla bu dönüşüm, eserde birdenbire verilmiş olsa da insandaki ruhsal değişimlerin, dönüşümlerin, değersizlik ve sıradanlık duygusunun, yabancılaşmanın … çok daha önce başladığı söylenebilir. Hamamböceğine dönüşüm, yalnızca olayın fiziksel boyutudur, bu durum Gregor Samsa’yı bir çıkmaza soksa da onun için işini kaybetmemek, çok daha önemlidir. Geç kalmasının akabinde kendisini hemen kontrole gelen patronuna yaptığı açıklamalar, modern dünyada iş hayatındaki acımasızlığa da işaret etmektedir.

Günümüz dünyasında insanlar çalışmak, daha çok çalışmak zorundadır ve en küçük hataya dahi tolerans gösterilmemektedir. Uyandığı sabah kendi kendine söylediği “Hasta raporu mu alsaydı acaba? Ama beş yıllık iş yaşamında Gregor, bir kez bile hastalanmadığı için yalan olduğu anlaşılabilirdi. Bunun şüphe çekeceği kesindi. Patron sigorta şirketinin doktorunu alıp eve gelir, ailesini işten kaytarmaya çalışan çocuklarıyla ilgili suçlar, insanların hasta olduğuna inanmayıp, hastalık bahanesiyle işten kaçmaya çalışan bir tembeller ordusu olduğunu düşünen doktoru öne sürerek hiçbir açıklamayı dinlemezdi” (s.5) sözleri de bunu desteklemektedir. İş dünyasındaki rekabet, hatayı kabul etmemektedir. Bu nedenle Gregor Samsa’yı endişelendiren, hamamböceği oluşu değil, işini kaybetme riskidir. O, bir hamamböceği olarak da yaşamaya razıdır.

İnsan, yaşamı kendisi için anlamlı kılacak işler yaptığı sürece, yaşamak ve üretmek için kendinde güç bulur. Sıradanlaşan bir hayat, başkalarına vakfedilen bir ömür, kişinin kendinden ve değer verdiği şeylerden ödün vermesi bir süre sonra hayatı anlamsızlaştırır. Eserde de konservatuvara gitmek isteyen ve müziğe istidadı olduğu belli olan kız kardeş, uzun sabah kahvaltılarına ve gazete okumaya bayılan bir baba, ev işleriyle meşgul ve var olan huzurdan memnuniyet duyan bir anneden bahsedilirken Gregor Samsa’yı mutlu edecek bir şeyden bahsedilmez. Onun zaten yaşamı ve özgürlüğü elinden alınmıştır, sorgusuz sualsiz devam ettirdiği bu hayat bir süre sonra kendinin de değersizleştirilmesine sebep olur.

Hamamböceğine dönüşünce ailesinden gereken desteği ve ilgiyi göremez. Annesinde korku, babasında öfke, kız kardeşinde önce acıma sonra tiksintiye dönüşen duygu değişimleri olur. Bütün bunların sebebi Gregor Samsa’nın artık çalışamayacak durumda oluşu, ailenin yükünün diğer üyeler arasında paylaşılma zorunluluğu, bir bakıma onların da çalışmak zorunda kalışı ve bu durumu en yakınlarına bile açıklayamamalarıdır. Yani, verimli olamayan, kendine, ailesine ya da topluma katkısı olmayan bir bireyin, her ne kadar zorluklara katlanmış ya da ne kadar fedakârlıkta bulunmuş olursa olsun, gözden çıkarılması kolaydır, çünkü modern dünyada (!) insan, kendinden bekleneni yerine getirmemiştir.

20. yüzyıl insanının daha çok çalışmak ve daha çok kazanmak için gösterdiği çaresiz çabayı eleştiren Kafka, bireyin bu hâlinin önce kendisine, sonra ailesine daha sonra ise yaşadığı topluma karşı yabancılaşmasıyla son bulacağına işaret eder. Eserin bir bölümünde Gregor Samsa, “Bir şeylerin değişeceğini bekliyordu ama yine de, yine de, bu adam gerçekten kendi babası mıydı? Gregor akşamları iş gezisinden döndüğünde, pijamalarıyla koltuğa gömülmüş bir hâlde onu karşılayan yorgun adam mıydı bu?” (s.38) diye sormaktan kendini alamaz. Bu düşüncelerinde yani babasına karşı hissettiği derin yabancılaşma duygusunda haksız değildir. Çünkü babasının öfke nöbetiyle attığı bir elma Gregor’un vücuduna isabet edecek, onda ruhunda olduğu gibi vücudunda da derin bir yara açarak her geçen gün büyüyen bir trajediye ve acıya sebep olacaktır.

Kafka’nın “Dönüşüm” adlı eseri bu yüzden Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesinden ziyade kendinin ve toplumun dönüşümünü yansıtır. Artık değersizleşen insan için yaşamın bir anlamı da kalmaz. Eserin sonunda Gregor Samsa kendi kendine sorar: Şimdi ne olacak? Ona göre belki de ailesinin dediği gibi ortadan kaybolmalı, gözlerine daha fazla batmamalı. Çünkü bir atasözünde olduğu gibi “İnsan eti ağırdır.” misali, Gregor Samsa artık atılması gereken ağır bir yük olarak kabul edilir. Bu nedenle eserin sonunda Gregor Samsa’nın ölümü, okuyucu üzerinde derin bir üzüntüden ziyade onun için kurtuluş olarak görülür.

Özgür olmayan, kendi iradesini ortaya koyamayan ve sürekli tiksinti ve acıma duygusuyla karışık bir aşağılanmaya maruz kalan biri için ölüm, üzüntüden çok rahatlama hissi verir. İnsanın ürettiği, çalıştığı ve işe yaradığı ölçüde anlam kazandığı kapitalist dünyada, bu ölçüde değer gördüğüne ve kendine yer bulduğuna değinen Kafka, herhangi bir katkısı olmayan insanların toplumda yük olarak algılandıklarına, bu tür insanlardan utanıldığına (Gregor Samsa’nın evin hizmetçilerinden ve gelen kiracılardan saklanması vb.) ve zamanla uzaklaşıldığına işaret eder.

20. yüzyılda yabancılaşma sorunsalına işaret etmesi ve sanayileşme ile insanın geldiği noktayı gözler önüne sermesi bakımından “Dönüşüm”, önemli bir eserdir. 21. yüzyılda ise hamamböceği metaforu, Ian McEwan’nın “Hamamböceği”[5] adlı eserinde ironik bir dille ele alınır ama bu sefer Dönüşüm’deki gibi sosyal bir olguya değil siyasi bir oluşuma işaret eder. “Dönüşüm”de aşağılanan hamamböceği, Ian McEwan’la ironik bir biçimde yüceltilir.

Bir sabah uyandığında kendini devasa bir yaratığa dönüşmüş bulan Jim Sams’ın Gregor Samsa’dan farkı, onunla başlangıçta aynı dönüşümü yaşamış olsa da aynı tedirginliği duymamasıdır. İşini kaybetme korkusu yaşayan Gregor Samsa’nın aksine Jim Sams, büyük bir ülkenin lideridir ve yapılacak pek çok önemli işi vardır. Ian McEwan, “Hamamböceği” adlı eserinin önsözünde İngiltere’de siyasi ve ekonomik hayatı derinden etkileyen Bretix sürecine değinir ve bu durumun toplumsal yaşamı derinden etkilediğini ifade eder. “Bretix’le beraber siyaset hayatımıza çirkin ve yabancı bir şeyler girdi ve canlılar arasında en hor görülen varlık olduğundan, fiziksel bir yer değişimi yaratmak için gösterilen her çabanın yolu Kafka’nın Dönüşüm’üyle kesişir.” diyerek hamamböceği yaratma fikrinin nasıl doğduğunu açıklar.

“Britain” (Britanya) ve “Exit” (çıkış) kelimelerinden hareketle oluşturulan Bretix süreci[6] kısaca İngiltere’nin Avrupa Birliğinden ayrılma isteğini ve bunun için başlatılan görüşmeler, referandumlar gibi siyasi kampanyaları kapsar. Bretix sürecinin, dünya piyasalarını ve özellikle Avrupa ekonomisini, bununla birlikte siyasi ve sosyal hayatı derinden etkileyeceği tartışılmaktadır. Var olan bu sürecin beraberinde getirdiği belirsizlikler, Bretix’i destekleyen gruba karşı hatırı sayılır bir muhalif grubun doğmasına da yol açmıştır.

İngiltere’nin uzun yıllar fiili olarak yer aldığı Avrupa Birliğinden ayrılmak istemesinin temelinde ekonomik sebepler, göçün getirdiği sorunlar ve egemenlik hakları … gibi konularda Avrupa Birliği ile yaşadığı sorunlar yer almaktadır. Bretix sürecinin tamamlanması ile daha bağımsız ve güçlü bir ekonomi modeli sergileyeceğini düşünen İngiltere’ye karşı, bu durumun ekonomi üzerinde sanılanın aksine ağır yaralar açacağını savunan gruplar da bulunmakta.

Ian McEwan’ın “Hamamböceği” adlı yapıtı, bu süreci ironik bir dille ele alarak süreç içindeki karşıt grupların yaklaşımlarını da sergilemesi açısından önemlidir. Eser mizahi bir dille kaleme alınırken, eserde Jim Sams hamamböceği bedeninde İngiltere’de başbakandır ve “Tersincilik” adı verilen bir ekonomi modelini kabul ettirmeye çalışır.

Eserde bilinen ekonomi modeli ve taraftarları Düzgiderciler olarak, Jim Sams ve kabinesinin ortaya attıkları yeni ekonomi modeli Tersincilik olarak adlandırılır. Tabi bu sürece karşı olan ve halkı, özellikle politikacıları yapmaya çalıştıklarından geri döndürmeye ve onları sağduyulu olmaya çağıran politikacılar da yok değildir. Süreç, İngiltere için kolay olmayacaktır.

Eserde hamamböceğine dönüşen Jim Sams’ın kabine üyeleri ile yaptığı toplantılara, kendinden ödün vermeyen tavizsiz yapısına, atılan iftiralara, üretilen dedikodulara yer verilmekte, ağır bir yergi ile Bretix sürecinin yol açacağı/açtığı durumlara işaret edilmektedir. Jim Sams karakteri, hamamböceğine dönüşmüş olmasına karşın görevine devam etmekte, bu durumda kendisi ya da çevresi tarafından herhangi bir sakınca görülmemektedir.

Her şey olağan akışa uygun olarak devam eder. Toplantılar, alınan kararlar, komşu ülkelerle olan siyasi gündem maddeleri, muhalefetin itirazlarına karşı yapılacak manevralar, protestolara karşı tedbirler, kesin U dönüşleri … her şey aynı şekilde devam eder. Özellikle siyasette iktidarı elde tutmak için takınılan tavır eserde şu sözlerle anlaşılmaktadır:

“Önemli olan şu. Uzlaşmazları tecrit etmeliyiz. Güvenoyu isteyeceklermiş! Zor isterler! Birkaç ay parlementoyu tatil et. Piç kurularını şaşırt. Hatta daha da iyisi, yolunu değiştir. Dönüş yap-”

Eserde ortaya koyulan “Tersincilik” modeli ekonomik düzene, aslında siyasilerin bile tam ikna olmadıkları, yeni düzenin ciddi sonuçlar doğuracağı anlaşılmaktadır: “Öyleyse Düzgider bir dünyada Tersinci bir ekonomi nasıl gelişecekti? En önemli ticari ortaklarımız olan Avrupalılarla yaptığımız görüşmeler hız kaybetti. Aradan üç yıl geçti. Sağduyu ile halkın isteği arasında bocalayan, çoğunluğu Düzgiderci bir parlamentonun hiçbir pratik çözüm önermesi mümkün değildi” (s.34).

Bir hamamböceği olarak görevine devam eden Jim Sams için zihnindeki modeli uygulamak (daha doğrusu ondan yapması istenilen Tersincilik modelini yapmak) ve muhalifleri bertaraf edip halkın desteğini arkasına almak için yapılacak tek şey güçlü bir düşman yaratmaktır.

İşler yolunda gidiyordu. Böyle zor bir zamanda ülkenin sağlam bir düşmana ihtiyacı vardı” (s.50) ve o sağlam düşman çok geçmeden yaratılır. Birkaç balıkçının farkında olmadan (?) Fransız karasularını ihlal etmesinin ardından öldürülmeleri iki ülke arasında büyük bir krize doğru taşınır. Eserin bu bölümünde yazar, özellikle medyanın siyasi gündem üzerinde ne kadar etkili olabileceğini de tüm çıplaklığıyla yansıtmaktadır. Yazar aslında okuyucunun, eserin ta başından beri merak ettiği şu soruyu da eserin sonunda cevaplar: “Bir hamamböceğinin güçlü bir ülkenin yöneticisi olması nasıl kabul edilebilir?” Okuyucunun zihninde beliren bu soru eserin sonunda yanıtını bulur:

Bizim türümüz en azından üç yüz milyon yaşında. Yalnızca kırk yıl önce, bizler bu şehirde küçümsenen, aşağılama ve alay konusu olan marjinal bir gruptuk. En iyi ihtimalle yok farz edilirdik. En kötü ihtimalle bizden tiksinilirdi. Ama ilkelerimize sadık kaldık ve fikirlerimiz başlangıçta yavaş yavaş, sonrasındaysa ivme kazanarak kavrandı. Özdeki inancımız hiçbir zaman sarsılmadı.” (s.77). Böylece istikrarlı bir mücadele ile Jim Sams ve ekibi iktidarı ele geçirmekle kalmaz, halkın desteğini arkasına alarak ülkenin kaderini değiştirecek bir yola çıkar. Bu yolda ne kadar başarılı (!) olunur, bilinmez; ama Kafka’nın hamamböceğine karşın McEwan’ın hamamböceği bambaşka bir dönüşümü ustalıkla yansıtır.

Gregor Samsa ve Jim Sams… İki farklı yüzyılda, iki farklı yazarın kaleminden çıkan, iki farklı dünyaya ve sosyal çevreye ait iki karakter… Her iki eser, kendi çağlarının siyasi ve sosyal konjonktürü ile ele alınıp okunmalı. O zaman Rita Felsk’nin de dediği gibi edebiyatın insanın kendisini tanımasına katkı sunan eşsiz deneyimi yaşanır. Bir tarafta bireyin kendine ve yaşadığı topluma yabancılaşmasının sancısı, öte yandan bilimden yoksun popülüzmin siyasi yaşamı dolayısıyla tüm toplumu sokacağı sıkıntılar daha iyi anlaşılabilir.

[1] Doç.Dr. Giresun Üniversitesi Eğitim Fakültesi, altun.bay@hotmail.com

[2] Eser ilk olarak 1915 yılında “die Verwandlung” adıyla Almanca olarak yayımlanmıştır.

[3] Resim https://oggito.com/icerikler/kafkanin-donusumunu-nicin-okumalisiniz/64502 adresinden alınmıştır.

[4] Kafka, F. (2016). Dönüşüm. (Çev. Özge Akkaya). İstanbul: Karbon Kitaplar Yay.

[5] McEwan, I. (2019). Hamamböceği. (Çev. Lâle Akalın). İstanbul: YKY.

[6] Ayrıntılı bilgi için bk. https://www.gcmforex.com/egitim/makale-arsivi/brexit-nedir/

Okumaya Devam Et...

Kitap

Tadımlık Kitaplar 2021 Nisan

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

EKLENDİ

:

1. “KUTADGU BİLİG”, Yusuf Has Hacip, (Çeviren: Ayşegül Çakan), Şiir, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2018.

Hakanın Aytoldı’ya cevabı’ndan (s. 85) 872-883. beyitler

“Hakan dedi: İyi iki türlüdür

Bunlardan biri doğrudan iyilik yolunu tutandır

 

Biri anadan doğma iyidir

Bak iyi olup doğru yolda yürür

 

Bir diğerinin iyiliği ödünçtür

Kötüye katılırsa kötülük yapar

 

Kötü de iki türlüdür yine

İkisi de aynı ayarda sanma

 

Doğuştan kötüdür bunlardan biri

Bu insan ölmeyince arınmaz kiri

 

Diğeri öykünerek kötü olur

Arkadaşı iyiyse iyi olur

 

Doğuştan iyiden hep iyilik gelir

Dünya halkı ondan faydalanır

 

Doğuştan kötünün yoktur ilacı

Dünyaya beladır, halka acı

 

Buna benzer bir Türkçe atasözü var

Dinle, anla ve bunu özüne al

 

İyilik ana sütüyle gelirse insana

O insan ölünceye kadar yolundan dönmez

 

Yaradılıştan gelen davranış

Ölüm bozmadıkça bozulmazmış

 

Ana karnında oluşan yaradılış

Kara yer altında biter artık”

2.“GÜN OLUR ASRA BEDEL”, Cengiz Aytmatov, (Çeviren: Refik Özdek), Roman, Ötüken Yayınları, İstanbul 1991. 

XII. bölümden (s. 391)

“Yelizarov ona iri iri elâ gözleriyle şöyle bir baktı, bir anda ciddileşti ama hemen ardından, gülümseyerek, yüzünde tatlı kırışıklıklar oluşturdu.

Bu bahar başka bahar, söylediğim o coşku başka coşkudur Yedigey. Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de hayata anlam kazandırır ve insan yaşamak ister. Senin de başına gelmedi mi? İnsan hastalanır ve sonra iyileşir, iyileşince hayatın değerini daha iyi anlar, ondan yeni bir tad alır.”

3 .“SESSİZ GÜRÜLTÜ”, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Şiir, Yağmur Yayınları, İstanbul 1962.

Bu Ev’den (s. 34)

“Eve misafirin hepsi bir gelse,

Bilirdim bunların her biri kimdi,

Tanırdım kapıya bir fakir gelse,

Görürdüm çatıdan geçse bir kedi.

Bilsen yüreğime nasıl inerdi!

Ben yaşta bir erkek misafir gelse.”

4. “SİLİK FOTOĞRAFLAR”, Orhan Okay, Hatıra, Ötüken Yayınları, İstanbul 2001.

Kazan Türklerinden Bir Veli’den (s. 57)

“Abdülaziz Efendi Kazan Türklerindendi. Oradaki hatıralarından çok nâdir olarak bahsederdi. Belki başkalarına daha fazla anlatmış olabilir. Bir konuşma sırasında Hilmi Ziya Ülken’le akraba olduklarını söylemişti. Teyze çocukları gibi bir yakınlıkları varmış. Abdülaziz Efendi’nin bir hususiyeti de her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyalog kurabilmesiydi. Bu yüzden evine her çeşit insan gelmişti. Bir defasında da bir arkadaşımız, şifa ümidiyle, alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince, ‘Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir’ demişti.”

5.“MUHTEMEL MENKIBELER”, Mehmet Harmancı, Öykü, Hece Yayınları, Ankara 2010.

Biz de Ali’yi Severiz Hem de Nasıl (s. 37)

Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’yi görmediniz mi?  (Türkü)

  • Abi baksana telefona!
  • Niye?
  • Çalıyor işte!
  • İyi de kırk yıldır çalar hiç bakmadım ki!
  • Niye bağlattın o zaman?
  • Ali ararsa diye…
  • Eee, Hz. Ali arıyorsa hadi? Niye açmıyorsun?
  • Kafan iyi mi senin! Hz. Ali telefon açar mı yahu? Cahil zamanımızdı öyle sanmıştık. Telefon bağlatmıştık.
  • Öyle ise kapattır hattı, hepimiz kurtulalım…
  • Ali’nin hürmetine açtırılanı kimin haddine kapattırmak! Hem onun her çalışında ben, Hz. Ali’nin Hayber kapısını omuzladığında kapının tokmağının çıkardığı şıngırtıyı duyuyorum                                                                                                                                                                                                                                                6“AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK” Ahmet Sezgin, Deneme, Etüt Yayınları, Samsun 2017.
  • Edep Yahu’dan (s. 80)

                “Aşkı gönlüne nakış nakış ören, kâinat kitabını Yaradan’ın adıyla aşkla okuyan, nurlu bir şafak vakti doya doya ağlayan, vahyin ebedi soluğuyla yürek devletini kuran, gönül fatihi olup yürekleri fetheden, Hz. Davut gibi âleme hoş seda salan, günahları sebebiyle Allah’tan ve kullarından utanan, kalem ve kelamı, oturup kalkması, yürümesi, giyim kuşamı, gülüp ağlamasıyla edep timsali olan gönül erlerini, edep kahramanlarını ne kadar da çok özlüyoruz.

    İhlas teknesi delindi, hayâ semaya çekildi. Şafak kızardı hayâdan, edep toz duman oldu. Kıymetlerin kıymetini bilemedik. Edebin yokluğu hayatımızda ve ruhumuzda derin bir yara oldu.

    Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?”

    7. “OSMANCIK”, Tarık Buğra, Ötüken Yayınları, Roman, İstanbul 2004.

  • Dördüncü Bölüm’den (s. 267-268)

    “Zaman Osman Beği umursamadan akıp gitmekte ama Osman Bey de zamanı umursamamaktadır. Bu hızlı akış onu tedirginleştirmiyor, telaşlandırmıyor, sabırsızlandırmıyor, korkutmuyor ve öfkelendirmiyor. Çoktan çözmüştür büyüyü o. Şu koskoca yuvarlağın, dünyanın, kime, ne için ve nasıl küçüleceğini çoktan anlamıştır.

    (…)

    Her savaşı zaferle sonuçlanmakta ve Osman Beğ her zaferden sonra, teslim olan kalelere haklar, ihsanlar, adalet yağdırmakta; buna karşılık direnip savaşanları yendikten sonra, kahr etmekte; köylerini, kentlerini yağmalattırmaktadır.

    En kesin buyruğu ırza ve kadınlarla yaşlıların ve kılıç kullanmayanların kılına dokunulmamasıdır. Yağma dışı mal ve tutsak edinenlere karşı acımasızdır.”

Okumaya Devam Et...

Kitap

Üşüyen Eller Divanı / Said Yavuz

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim. Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.” Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun: “Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı/ Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması/ Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah/ Sarar nefeste açan yaraları/ Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

EKLENDİ

:

Çok uzaklardan, Afrika’dan dizeleriyle, şiirleriyle, gönlüyle bizi selamlayan şairin, Said Yavuz’un Divan’ı geldi huzurlarımıza: “Üşüyen Eller Divanı.” Muhit Kitap’tan taptaze bir şiir kitabı. Aynı yolda yürüdüğü, bir neslin, şairlerin, kalbi güzellerin, sözü yormayanların ağabeyi İbrahim Tenekeci’nin desteği ve genel yayın yönetmenliği ile yayımlanmış bir kitap. Özellikle şiirin muhatabını bulması çok önemlidir. Evet, hep nasiptir! Üşüyen Eller Divanı’nı aldığımız gibi Boğaz’ın serin sularına dayayıp sırtımızı, ısındık biraz. Okudukça…

Yüzümün Çocukluğu ve Yürüyüş Atlası’ndan sonra Said Yavuz’un üçüncü şiir kitabı, “Üşüyen Eller Divanı.” Hani İsmet Özel “Dünyaya alışan şiir yazamaz.” diyor ya hep düşünmüşümdür, dünyaya alışıp şiir mi yazmayalım diye. Alışmak mümkün mü?… Şiir, ruhumuzdur, ruhu besler ve ruhumuz, ölümsüz. Dünya ise fani ve bu durumda dünyaya alışmamak daha kârlı bir yatırım olacak hiç şüphesiz. Tarafımız belli!

Şeyh Galip’in, Galata Mevlevihanesi ve Hamuşan’ın yeri ayrıdır Said Yavuz’da. “Hiç aşkdan özge şey reva mı / Sarf etmeye gevher-i kelamı”. Şeyh Galip’ten destur alarak başlamış şiirlerine. Diyebilirim ki bütün şiirlere yine Tekke kokusu sinmiş, besmele ile.  Yine hem dua şiirleri hem amin.

“Bir duadır ettiğim, oh istedim şükür / Sensin veren bu istemem de senin.” Şair gibi istemek, dizelerle hem dua hem amin. “Melek ıslatan o yağmur için amin.” Yalvarış olmuş, hiçlik olmuş, yerden göğe hep temennalar yükselmiş dize dize.

“İlahi, tattır bana istemenin lezzetini… /o de Allah’ım senin olayım / İyi gelecek şiirlerim olsun soğuk algınlığına / Üşümüş kalplere bir çıra”. İstemenin lezzetini tatmak… Üşüyen kalplere çıra olacak şiirler bırakmak…  Ben mi söylüyorum bütün bunları, şair mi? Gönül kulağıyla görmeli. Gönül gözüyle işitmeli. Belki de erik dalına çıkıp üzüm yemek gibi.

Şair Said Yavuz bir şiirinde “Bir bahçedir şiir, herkese açılır kapıları” diyor. Şiir, kapıları herkese açılan bir bahçe ise…  Yalnız o bahçeye girmek için adım atmak gerekmez mi? Kapıyı açmak için ellerimizi uzatmamız gerekmiyor mu? Ellerimizin üşümesi…  İnşirah’ı hatırlattı ayrıca bana “Üşüyen Eller Divanı.” Üşüyen eller için de muhakkak bir sıcaklık vardır, mısra mısra.

Üstad Sezai Karakoç “Zenginlik ve rahat şairin düşmanıdır.” diyordu. Fakir sofrasına oturan şiirlerdi zaten Said Yavuz’un şiirleri ve son şiirleri, tamamen kırklara karışmaya başlamış tabiri caizse. Kırklı yaşlarını yaşamaya başlayan şair, yüzünün çocukluğunu kendine yoldaş edinmiş maskesiz, mesafesiz, soluk soluğa ümmet adına yaşamaya, koşmaya devam ediyor. Yazmak değil sadece bu, dolu dolu yaşamakla birlikte dolu dolu yazmak. Dolu dolu yazmak dediğimizde aklınıza ciltler, şerhler, ansiklopediler gelebilir. Değil! Bir dize, sizi devirden devire, diyardan diyara götürüyorsa marifettir ve iltifata tabidir. “Hepimizin kalbi ağlıyor bir sürgün sabahında Halife gibiyiz”

Sessiz akıp giden ırmaklar gibi şiirleri Said Yavuz’un. Belki Tokat’tan, Niksar’dan, Mostar’dan, Darıca’dan ırmaklar ve söğütler düşmüş nasibine ve nasibimize ve yine şiirleri bize dünyada nasıl garip yolcular olduğumuzu hatırlatıyor. Yapma şiir, masa başı şiiri değil bunlar. Toz, duman yutmuş, açlığı görmüş, zikre dalmış, çiçekleri, çocukları, yuvayı, kâinatı hissetmiş ve hepsinden öte “Allah bes, baki heves” öğretisi, geleneği, gizli ve âşikâr nakarat olmuş şiirler. “Bir okyanus koymuşsun Tanrım göğüslerine bazı adamların”. Ve bizlere de taşıyorlar içlerinde o okyanusları.

“Koşmak istiyorum gerisin geri / Allah’ın bir şivesi olan çocukluğa.” Çocukluğunu hiç bitirmeden koşuyor şair. Dünyaya yetişmek  için değil, Kur’an’dan alıp ilhamı, ümmete yetişmek için. Yaradan’dan ötürü severek yaradılanı… “Rabıtaya karşı ama güçlü rabıtası dünyayla.” Dünyaya rağmen…

Dar vakitlerin, hayatın, Afrika’nın, dünya telaşının şiirini de yazmış Said Yavuz. Şiirin adı “Lontano”. Şiiri yaşamak, şiirle yaşamak ve şiirle yaşadıkça, yazdıkça dünyanın biraz daha çekilir olması gibi bir şey bu da.

“Burda yanmaya başlıyor insan, yoksa sen / Ateşi cehennemde mi sandın?” Geleceğe kalacak dizeler bunlar. “Bir mısra yazıyorsun neler sığıyor içine”. Neler neler… Tıpkı böyle işte şiir. “Bir mısra yazıyorsun bak neler sığıyor içine…’’ Ezberlediğim dizeler oldu “Üşüyen Eller Divanı”ndan. Şiirin tekniğini düşünmeksizin, redif ve kafiyelerini bulmadan, türünü belirlemeden Orhan Veli misali. Edebiyat tarihçisi değilim iyi ki.

“Bazı acılar Nakşi’dir gizli çekilir / Seni beklerken öğrendim”

Şiir, düz yazıya çevrilemeyen metindir. İsmet Özel’e göre şiir, hiçbir şeye çevrilemez. Bildim.

“O eller çıkmıyor ceplerden çünkü üşümüş Allah’ı unutmaktan.”

Isınsın diye ellerimiz belki de şiir… “Bunları şiir zannediyorsun değildir” diyor bir şiirinde şair.  Kelimelerin yerli yerindeliği, ahengi, imgeleri, sanatları, sanatsallığı ne derseniz deyin şiirde ne olması gerekir ne olmamalı düşünün taşının. Sonuç nedir? Belleğinizde ve gönlünüzde yer ediyorsa bütün bunlar, hep şiir…

“Göğsüm genişliyor bazı isimleri söylemekle” Dünya ahiret dostları için yazılmış şiirler, dizeler var kitapta. Okuyup bulmalı ve onlarla da tanış olmalı kanaatindeyim.

Osman Yüksel Serdengeçti tamamlamış zikir halkasını. “Bir zamanlar Vistül’de gezerdik.”

Kitabı elime aldığımda ilk okuduğum arka kapaktır, ara ara okuyup durduğum arka kapaktır, son okuduğum yine arka kapaktır. Öyleyse sessiz olayım. Buyurun:

“Seninle bizim o bildiğimiz Allah’ta saklı

Ve ne iyi bazı iyiliklerin sularda dağılması

Bir hastane koridorunda Çocuk ve Allah

Sarar nefeste açan yaraları

Bazı şiirler sessiz okunur, çünkü bulaşıcı.”

Okumaya Devam Et...

Kitap

Tadımlık Kitaplar-5 2021 Mart

“Kanarya”dan, s. 187.

“Sabun ustası diye anılıyordu. Fakat ona, ‘sabun sanatçısı’ ya da ‘sabun artisti’ demek daha doğru olurdu. Sabahtan akşama dek sabun kazanlarının karşısında kan ter içinde kalır, uğraşır, çabalardı. Eşi dostu ona, ‘Bu senin hayatın da hayat mı ki?’ derlerdi. O, ne ne karşılık vereceğini bilemez, yüzlerine ahmak ahmak bakakalırdı. Onun hayatı sabun yapmaktı. Mutluluğu ve ödülü de yaptığı sabunlardı.”

EKLENDİ

:

1.“AKDENİZ”, Panait İstrati, (Çeviren: Yaşar Nabi Nayır), Roman, Varlık Yayınları, İstanbul 1977.

“Hamlet’in Müellifi Kimdir?”den, s. 137.

“Allah’ım, dostluktan mahrum olana hayat ne çekilmez şey! Bir dostluk, isterse en pestenkeranisinden olsun! Talih bizi birçok dost sevgilerine mazhar edince nankörlük ederiz, gururumuzun icaplarını keşfedemeyen müşfik kalbi yaralamak için elimizden geleni yaparız. Fakat talih bir an için bizden yüz çevirip bizi özseverliğimize terk etmeyegörsün, hemen, bütün sevdiklerini alıp götüren bir felâketin ertesinde harabeler arasında avâre dolaşan öksüzler gibi sefil ve perişan kalırız. İstisnasız hepimiz böyleyizdir. Bizi yaşatan kendimiz için beslediğimiz değil başkalarına, hatta nefret ettiğimiz insanlara karşı duyduğumuz sevgidir.”

2.“GENÇLİK DENİZLERİNDE”, Halikarnas Balıkçısı, Öykü, Bilgi Yayınları, Ankara 2003.

“Kanarya”dan, s. 187.

“Sabun ustası diye anılıyordu. Fakat ona, ‘sabun sanatçısı’ ya da ‘sabun artisti’ demek daha doğru olurdu. Sabahtan akşama dek sabun kazanlarının karşısında kan ter içinde kalır, uğraşır, çabalardı. Eşi dostu ona, ‘Bu senin hayatın da hayat mı ki?’ derlerdi. O, ne ne karşılık vereceğini bilemez, yüzlerine ahmak ahmak bakakalırdı. Onun hayatı sabun yapmaktı. Mutluluğu ve ödülü de yaptığı sabunlardı.”

3.“DORU ÖZLEM”, Alâaddin Soykan, Şiir, Akabe Yayınları, İstanbul 1985.

“Dua”dan, s. 23.

“Yerli yerinde mihengi bir güzel ustaca kullanan

Giz sarraf kıl beni Rabb’im

Güneş Nebi’nin izinde öyle canhıraş ay aydın

– Haydin! Demeye o çok ulvi ve o hor yola

Muvazzaf kıl beni Rabb’im”

4.“YAZININ DÜŞÜŞÜ”, Abdurrahim Karadeniz, Deneme, Pruva Yayınları, Ankara 2021.

“Üslup”tan, s. 41.

“Oscar Wilde, Yunus Emre’nin sözün beyan tarzına dair ‘Söz ola kese savaşı/Söz ola bitire başı/Söz ola ağulu aşı/Bal ile yağ ede biz söz’ dizeleriyle vurguladığını yineler gibi ‘Ölüm kalım meselelerinde dirimsel olan samimiyet değil, üsluptur.’ diyor. Elias Canetti’yse ‘Size, insanın dile neler borçlu olduğunu anlatmaya kalkmak hem bir haddini bilmezlik hem de gereksiz bir şey olur.’ diyerek mevzuyu noktalıyor. Canetti’nin uyarısını hatırda tutarak Yunus’la Wilde’ın vurguladığı mühim ayrıntıyı kavramaya çalışmakta yarar var. Zira Edebiyat Lügati’nde Tahir-ül-Mevlevi, ‘Tarz-ı beyân demektir.’ diyerek üslûbu tanımlıyor. ‘Tarz-ı beyân’ın yani ‘bildirme biçimi’nin bu denli önemsenmesi kuşkusuz yersiz değil.”

5. “İSTANBUL HATIRALAR VE ŞEHİR”, Orhan Pamuk, Hatıra, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2017.

“Din”den, s. 171-172.

“Bana, sanki yoksul oldukları için ikide bir Allah’ın adını anıyorlar gibi gelirdi. Ev içinde, birisinin dindar oluşundan, günde beş vakit namaz kılışından tıpkı bir başkasının köyden yeni gelmiş olmasına şaşar gibi yarı hayret yarı küçümsemeyle bahsediliş biçiminden bunun tersi bir sonucu da çıkarmam pekala mümkündü: Belki de Allah’a o kadar inandıkları için yoksul kalmışlardı. (…)

Apartmanda bizim aileden hiç kimseyi ne namaz kılarken gördüm, ne oruç tutarken, ne de bir dua mırıldanırken. Bu bakımdan, bizimkiler dinden iyice uzaklaşmış ama onunla son bir hesaplaşmaya girişmekten de korkmuş Fransız burjuvaları gibi yaşıyorlardı.

Bir çeşit ilkesizlik, siniklik, ya da imansızlık gibi gözükebilecek bu inanç boşluğuna Atatürkçü Cumhuriyet’in laik heyecanı, tam tersi bir hareketle bir modernlik ve Batılılaşma heyecanı görüntüsü verdiği için, bu manevi tembellik gerekli zamanlarda gururla öne çıkarılan bir ‘idealizm’ aleviyle şöyle bir parıldayıp sönerdi. Ama aile içindeki manevi manzara, dinin yerini derin hiçbir şey almadığı için, eski ahşap konaklar kalpsizlikle yakılıp yıkıldıktan sonra geriye kalan kırık döküklerle ve eğreltiotlarıyla kaplı hüzünlü arsalar gibi boştu.

Bu boşluğu ve benim merakımı (bütün bu camiler öyleyse neden yapılmıştı) evdeki hizmetçilerin inanç ve alışkanlıkları doldurdu.”

6.“DEVLET ANA”, Kemal Tahir, roman, İthaki Yayınları, İstanbul 2013.

“Dost Çelmesi-1”den, s. 213.

“Evin köşesini, omzunda sazıyla gezgin ozan Âşık Yunus Emre döndü. Kaplan Çavuş, çocukluk arkadaşı, kan kardeşi Yunus Emre ozanı görmesiyle ellerini dizlerine vurarak çırpınmaya başladı.

– Bre aman… Ozanım Yunuuuus! Bre bugün ne mutlu gün!.. Bre bu saat, nasıl bir eşref saat! Bu kez gezginliğin uzadı, sefil Yunus, nereleri fırlandın dolandın bunca yıl, sonucu nerden koptun geldin?

Yunus Emre, Kaplan Çavuş’u sevgiyle kucakladı, ellerini bırakmadan Dede Korkut ağzıyla şakalaştı:

– Ağır adlı kentlerden geçtim geldim, kervan aşmaz dağları aştım geldim. Taşkın akan deli suları teptim geldim. ‘Belleri duman bastı, dereleri kar kapladı, yollar kitlendi. Tilkiler izleri, arılar koğanları yitirdi’ demedim. Sılayı doğruladım, dostu özledim. Sürdüm çıktım, yettim buldum!”

7.“GÜLİSTAN TERCÜMESİ Giriş-İnceleme-Metin-Sözlük”, Mahmûd b. Kadî-i Manyâs, Hazırlayan: Doç. Dr. Mustafa Özkan, hikmet: şiirden düzyazıya çeviri, TDK Yayınları, Ankara 1993.

(NOT: Gülistan, Salgurlu hânedanından Ebû Bekir b. Sa‘d b. Zengî adına 656’da (1258) Sadi-i Şirazi tarafından manzum şekilde Farsça kaleme alınmıştır. Sa’di eserde Farsça ve Arapça şiirler yanında âyet, hadis ve atasözlerine de yer vermiştir. Yazıldığı tarihten itibaren büyük rağbet gören Gülistân’ın dünya kütüphanelerinde binlerce yazma nüshası bulunmaktadır. Gülistân ilk defa 793’te (1391) Seyf-i Sarâyî tarafından Kıpçak Türkçesi’ne çevrilmiştir. Gülistân’ın İsbîcâbî adlı bir kişi tarafından Çağatay Türkçesi’ne yapılan çevirisi 800 (1397-98) yılında tamamlanmıştır. Eseri ilk defa Mahmûd b. Kādî-i Manyas (haz. Mustafa Özkan), 1430 yılında düzyazı şeklinde Anadolu Türkçesine çevirerek Osmanlı padişahı II. Murad’a sunmuştur.)

“Gülistan Tercümesi”nden, s. 138-139.

Hikâyet: “Şeyh Sadi -rahimehullah- eydür (söyler): Dımışk’ta Yahya Peygamber -aleyhisselatü vesselam- türbesinde mutekif olmuştum (itikafa girmiştim). Arap beylerinden bir bey ki insafsızlığıyla meşhur olmuştu, ziyarete geldi. Namaz kıldı, dua diledi (etti) ve döndü bana eyitti (söyledi). ‘Himmetini bize yoldaş eyle ki kavi (zorlu) düşmanım vardır.’ Ben eyittim (söyledim). ‘Zayıf raiyyetlere (halka) merhamet eyle ki kavi (zorlu)  düşmandan emin olasın.’

Beyit: Âdem oğlanı(nın) mecmu (hepsi) birbirinin azasıdır ki yaratılmakta dükeli (hepsi) bir cevherdendir. Sen ki halkın mihnetinden (sıkıntısından) derdin yoktur, olmasın ki senin âdemî diye adın(ı) koyalar.

Hikâyet: Bağdat’ta bir derviş müstecabü’d-dava (duası kabul olunmuş) idi. Haccac bin Yusuf ol (o) dervişe eyitti (söyledi): ‘Bana bir hayır dua kıl.’ Derviş eyitti (söyledi): ‘Ey Hudâ’ya! Tez zamanda bunun canın(ı) algıl (al)!’ Haccac eyitti (söyledi): ‘Billahi bu ne duadır?’ Derviş eyitti (söyledi): ‘Bu dua hayır duadır, sana ve Müslümanlara.’

Beyit: ‘Ey zeber-dest (eli güçlü)! Eli alçağı (güçsüzü) incitirsin. Bu pazar niceye değin germ ola (devam edecek) dersin? Ne işine gerek padişahlık ki öldüğün yeğdir âdem incittiğinden.’

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar